30 Kasım 2010 Salı

Eva Cassidy 1963- 1996




Şarkılar " nedensiz de sevilir " dese bile ben sevme nedenleri olduğuna inananlardanım.

Kendimi bildiğimden beri müziğin içinde olduğumdan sevdiğim ve benim için çok önemli olan bir sürü sanatçı var. Bunlar kimlerdir? diye sorsanız belki ilk anda yanıt vermede bocalayabilirim. Çünkü birinin ismini verirken diğerine sanki haksızlık edecekmişim gibi bir duyguya kapılıyorum.

Ancak isimleri geçtiği zaman içimi sızlatan bir kaç tane sanatçı vardır. Bunlardan biri Lhasa de Sela dır, diğeri de Eva Cassidy dir. Her ikisini de en verimli zamanlarında kanserden kaybettik. Her ikisinde de kendi ailemden birini kaybetmişcesine acı duyduğumu söylemeliyim.

Lhasa de Sela ile ilgili bilgileri daha önce farklı platformlarda paylaşmıştım. İsteyenler dolandagel.com.tr dan bu muhteşem kadınla ilgili bilgilere ulaşabilir. Henüz yeni kaybettiğimiz için onunla ilgili bir çok öyküye bir çok yerde rastlayabilirsiniz.

Eva Cassidy i kaybetme öykümüz biraz daha geçmişe dayanıyor.

Öncelikle kimdir Eva Cassidy ?



Benim idollerimden biridir öncelikle. Sesindeki ipeksi yapıyı ve şarkı söylerken şarkılarla bütünleşmesine hayran olduğum bu sanatçı 2 şubat 1963 yılında dünyaya geldi. Amerika nın yetiştirdiği jazz, blues, folk, gospel, country tarzı müziklerin en iyi yorumcularındandı. Onu ilk kez 1996 yılında Chuck Brown ile yaptığı çalışmada tanıdı müzikseverler.

1996 yılında melonom adlı bir kanser sebebiyle aramızdan ayrıldı.

Dört çocuklu Hugh ve Barbara Cassidy çiftinin üçüncü çocukları olarak dünyaya geldi. Alman asıllı bir anne ve İskoçya, İrlanda karışımı bir babanın çocuğuydu. Çok erken yaşlarda müzikle ilgilenmeye başlayınca babası ona ilk gitarını aldığında dokuz yaşındaydı.

11 yaşına geldiğinde ise Easy Street adını verdiği ilk grubuyla şarkı söylüyor ve gitar çalıyordu. Çeşitli barlarda, puplarda bu çalışmalarına devam etti.

1980 li yıllarda bu bireysel müzik çalışmalarına devam etti.Bu çalışmalarına devam ederken sanatın bir başka alanında tasarımcı olarak çalışıyor ve bir çok çalışmalar yapıyordu. Onun kendi tasarımları ve çizimleri gerçekten son derece farklı bir kişinin tüm özelliklerini ortaya koyacak cinsten çalışmalardır.





Son derece naif ve kendine özgü olan bu çalışmalar tıpkı şarkılarını söyleme esnasındaki ipeksi sesiyle mükemmel bir bütünlük sağlar.

Burada Eva Cassidy anlatmaya çalışırken müzikleriyle birlikte onun bu çalışmalarını da ele almak istiyorum.

Yaptığı resimlere baktığımız zaman muhteşem bir pozitif enerjiyi görebilirsiniz. Ailesine, arkadaşlarına, sevdiklerine büyük bir sevgiyle bağlı bir insanın yansıttığı sıcaklığı duyabilirsiniz.

Yaşadığı dönemde çok fazla anlaşılmamış olsa bile ölümünden sonra fark edilen sanatçılardan bir tanesidir. Albümlerine göz atacak olursak;



1992: The other side
1996: Live at Blues Alley
1997: Eva by Heart
1998: Songbird
2000: Time after Time
2000: No Boundaries
2002: Method Actor
2002: Imagine
2003: American Tune
2004: Wonderful World
2008: Somewhere

Dikkat ederseniz bazı albümleri , ölümünden sonra piyasaya sürülmüştür.

Bazı "single" larınına buraya almak istiyorum;



2001: Over the Rainbow
2003: Take My Breath Away
2007: What a Wonderful World
2009: Songbird

Hemen hemen bir çok sanatçıyla birlikte yaptığı çalışmalar ve o dönemlerden kalma videolar gerçekten izlenmesi ve dinlenmesi gereken müziklerdir.

En son an a kadar müzik çalışmalarına mümkün olduğu kadar devam ederken resim çalışmalarına devam etmeyi başarmış sanatçılardandır. Bu eserleri arasında hastalığı süresince ona destek veren kişiler için yaptığı çalışma garip bir hüzne boğmuştur her zaman beni...



Kesinlikle dünyanın çok güzel olduğuna inandığını düşünüyorum."What A Wonderful World" şarkısını bir çok kişiden dinledim ve gerçekten hepsi de birbirinden güzel yorumlardı. Eva Cassidy nin yorumu ise dünyanın güzel bir yer olduğuna inanmamı sağlamıştır.



Yine onun yaptığı eserlere baktığım zaman yüzüme yansıyan gülümsemeyi inkar edecek değilim. Nasıl güzel bir insan ki, hala çoğu insanların yüzünde gülümsemeye neden olabiliyor, mutluluk dağıtabiliyor...

Bu büyük bir yürek sahibi olmanın koşuludur bana göre...




1993 yılına kadar bir çok projede imzası olan Eva Cassidy aynı zamanda bir çok ödüllede onurlandırılmıştır. Ama bu yıl yine bedenin içine yerleşmiş kötü huylu kanser belirtilerininde kendini hissettirdiği bir yıldır. Ona hastalığıyla ilgili olarak bu tarihten itibaren 3-5 ay gibi kısa bir ömür biçmelerine rağmen, 1996 yılına kadar yaşamayı becerebilmiş bir efsanedir benim için.

Öldüğünde sadece 33 yaşındaydı....

Bir şarkısını daha dinleme zamanı diyorum;



Bu mavi gezegenin her şeye rağmen yaşanılır olduğuna bu insanların sayesinde inanıyorum.



Bu çalışmaların tamamına erişmek isterseniz tıklayın derim.İçiniz farklı bir sıcaklıkla dolacak, yüzünüze gülümseme yayılacaktır.

Eva Cassidy

sanem uçar

29 Kasım 2010 Pazartesi

Fazıl Say- Türkiye'nin Yüz Akı




1970 yılında Ankara'da dünyaya gelen Fazıl Say, yazar ve müzikolog Ahmet Say'ın oğludur. Dört yaşında piyano eğitimine başlayan Fazıl Say "Üstün Yetenekli Çocuklar için Özel Statü" de Ankara Devlet Konservatuarında eğitimini tamamlamıştır.

İlk müzik eğitimine obuacı Ali Kemal Kaya ile ritmik jimnastik ve işitme alıştırmalarıyla üç yaşındayken başlamıştır. Daha sonra Mithat Fenmen den alınan piyano, soljef, teori dersleri Mithat Fenmen in 1982 yılında ölümüne kadar sürmüştür. Bu yıldan sonra Fazıl Say ı Ankara Devlet Konservatuarında öğrenci olarak görüyoruz.

Konservatuar yıllarında Kamuran Gündemir ile piyano, İlhan Baran ile kompozisyon dersleri almıştır. Kamuran Gündemir, yorum kavrayışı gerektiren yapıtlar üzerinde üst düzey bir değerlendirme ortamı yaratarak öğrencisini yetiştirmiş, İlhan Baran ise ona kompozisyon eğitiminin temeli olan teknik donanımları kazandırmıştır. Donanımların başlıcaları armoni, kontrpuan, form bilgisi, analiz, enstrümantasyon, orkestrasyon, antik modlar, Türk Müziği makamsal ve ritmik sistemleri, caz armonisi ve stil araştırmalarıdır. İlhan Baran, ayrıca çağdaş müzik stilleri çalışması için Ertuğrul Oğuz Fırat'dan yararlanılmasını istemiş ve Fazıl Say, üç yıl Fırat'dan ders almıştır.

Son derece yoğun geçen konservatuar yıllarından sonra 1987 yılındda Konservatuarı bitiren Fazıl Say Almanya’nın DAAD bursuyla bu ülkeye gitmiş, Düsseldorf Müzik Yüksek Okulu’nda ABD'li piyanist David Levine'in öğrencisi olmuştur. Dünyanın önde gelen Schubert yorumcularından olan Levine, "Yaratıcı Yorumculuk" açısından örnek bir piyanisttir. Fazıl Say, piyanist kimliğiyle onu örnek almıştır.

Türkiye'nin bu alanda yetiştirdiği en önemli müzisyenlerimizdendir. Sadece konser piyanisti değil, aynı zamanda besteci ve yazardır da.

Yaşamı boyunca bir çok ödülün sahibi olan Fazıl Say ın aldığı ödüller şunlardır;

Avrupa Birligi Piyano Yarışması, 1991
Genç Konser Solistleri Yarışması Avrupa Birinciliği, 1994
Genç Konser Solistleri Yarışması Dünya Birinciliği, 1995
Radio France/Beracasa Vakfi Ödülü, 1995
Paul A. Fish Vakfı Ödülü, 1995
Boston Metamorphosen Orkestrası Solist Ödülü, 1995
Maurice Clairmont Vakfı Ödülü, 1995
Telerama Ödülü, 1998, 2001
RTL Televizyonu Ödülü, 1998
Le Monde de la Musique Ödülü, 2000
Diapason d’Or ( Altın Plak ) Ödülü, 2000
Classica Ödülü, 2000
Le Monde Ödülü, 2000
Avusturya Radyo-TV Ödülü, 2001
Deutsche Phono Akademie ECHO Ödülü, 2001
Yılın Bestecisi Ödülü, Andante Klasik Müzik Ödülleri, 2010
Yılın Piyanisti Ödülü, Andante Klasik Müzik Ödülleri, 2010

Bu aldığı ödüller büyük bir özverinin ve emeğin karşılığımıdır bilemiyorum ama Fazıl Say ın eserlerine göz attığımızda şaşırmamak mümkün değil.



Besteleri;

1. 'Prelüdler', flüt ve piyano için, 1985; ilk seslendirme: Mehmet Mesci ve F. Say, (1986).
2. 'Süit', piyano için, (1986).
3. 'Siyah İlahiler', keman ve piyano için, 1987; ilk seslendirme, Götz Bernau ve Sayali Dadaş; Berlin’in 750. yılı kutlamaları dolayısıyla, 1987.
4. 'Gitar Konçertosu', 1987; bu yapıtı geri çekti, 1997’de gitar ve orkestra için yeni bir yapıt yazdı.
5. 'İpekyolu', piyano için, 1989; ilk seslendirme: RIAS Berlin Radyosu, canlı yayın: F. Say, 1989; sonradan konçertoya dönüştürüldü.
6. 'Yansıtmalar', keman, piyano ve orkestra için konçerto, 1991; ilk seslendirme: Eduard Maturet yönetimindeki Berlin Senfoni Orkestrası, solistler; Götz Bernau, F. Say, 1991.
7. 'Nasreddin Hoca’nın dansları' (sonradan “Türk Dansları” olarak adı değiştirilmiştir), piyano için, 1991.
8. 'Antik Anadolu Modları Albümünden', piyano için, 1991.
9. 'Üç Masal', oda orkestrası için: (12 yaylı, 6 üflemeli çalgı, arp, çelesta ve vurmalı çalgılar için), 1992.
10. 'Liszt’in si minör sonatı orkestralaması”; büyük orkestra için, 1992.
11. 'Altı Prelüd' Debussy’nin 6 prelüdünün orkestralaması. 14 solo çalgıcı için: flüt, obua, klarnet, fagot, trompet, 2 vurmalı çalgı, piyano, gitar ve yaylılar dördülü, 1992; ilk seslendirme: besteci yönetimindeki Yeni Müzik Topluluğu, Köln, 1992.
12. 'Paganini’nin temaları üzerine çeşitlemeler” (modern caz stilinde) piyano için, 1993.
13. 'İpekyolu', piyano konçertosu, 1994; ilk seslendirme: Scott Yoo yönetimindeki Boston Metamorphosen Orkestrası, solist: F.Say, 1995.
14. 'Fantazi parçaları', piyano için, 1993.
15. 'Caz Fantazileri', piyano için, 1994.
16. 'Senfoni Konçertant', piyano ve büyük orkestra için, 1993; ilk seslendirme: Gürer Aykal yönetimindeki Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası, solist: Fazıl Say, 1996; orkestra: 3 flüt, 3 obua, 3 klarnet, altosaksafon, 2 fagot, kontrafagot, 4 trompet, 3 trombon, tuba, 7 vurmalı çalgıcı için 27 vurmalı çalgı ve yaylılar için (14+12+12+8).
17. 'Gitar ve Orkestra için', (gitar konçertosunun yeniden yazılışı), 1996.
18. 'İki Ballade', oda orkestrası için; 1996 ilk seslendirme: Scott Yoo yönetimindeki Boston Metamorphosen Orkestrası, 1996.
19. 'Oda Senfonisi', oda orkestrası için, 1996; ilk seslendirme: Scott Yoo yönetimindeki Boston Metamorphosen Orkestrası, 1996.
20. 'Kara Toprak', piyano için, Aşık Veysel’in teması üzerine, 1997.
21. 'Gülnihal', piyano için, Hamamizade İsmail Dede Efendi’nin teması üzerine, 1997.
22. 'Kadanslar', Mozart’ın piyano konçertoları için kadanslar, 1987 – 1996.
23. 'Nazım Oratoryosu', piyano, solo ses, koro ve orkestra için, 2001.
24. 'Metin Altıok için Ağıt', piyano, solo ses, koro ve oda orkestrası için, 2002/2003.
25. 'Piyano Konçertosu, No:3', piyano ve orkestra için, 2001.

Genellikle konservatuarlarımızdan yetişen müzisyenlerimizi yorumcu olarak dinleriz. Fazıl Say mükemmel piyano tekniğinin yanında müzik dağarcığına kazandırdığı sayısız değerli eserleriyle de önde olan sanatçılarımızdandır.

video


Albümleri;

Tchaikovsky;Piano Concerto No.1, Liszt; Sonata in B Minor
Nazım
Mozart, Haydn, Beethoven
Metin Altıok Ağıtı
Bikent Senfoni orkestrası "Nazım"
Metamorphosen Chamber Orcestra Scott Yoo
Best 5 Fazıl Say
Fazıl Say plays Bach , Tchaikosky, Liszt, Stravinsky&Gershwin
Mozart; Piano Sonatas
Mozart
Haydn
Beethoven;Appassionata;Waldstein;The Tempest
Black Earth
Beethoven, Ravel, Bartok, Say
1001 Nights In The Harem

Bu denli üretken bir sanatçının bunları ortaya koyabilmek için yeteneğin ötesinde duyarlı bir yüreğe de sahip olması gerekir. Bu anlamda da ne deni duyarlı olduğunu kitaplarından anlayabiliriz.

Kitapları;

Yalnızlık Kaderi (Doğan Kitap)
Metin Altıok Ağıtı( Evrensel Basın Yayın)
Uçak Notları( Müzik Ansiklopedisi Yayınları )



Henüz çok genç olduğunu düşünürsek bu eserlerin sayısının artması olasılığı müzik severleri mutlu eden faktörlerden sadece bir tanesidir.

Türkiye'nin yüz akı bu sanatçımıza başarılar diliyorum.


sanem uçar

26 Kasım 2010 Cuma

Pus




Fazıl Say ile ilgili yazı dizisini hazırlamakla meşgul olduğum bir kaç gün öncesinde çok sevgili dostum Alper Kaya' dan 17. Altın Koza Film Festivalinde en iyi belgesel film ödülünü kazanan "Dört Duvar Bir Pencere" adlı belgesel filminin DVD si geldi.

Büyük bir merakla bekliyordum açıkcası. Sevgili dostumun başrolde oynadığı bir film en iyi belgesel seçilmişti. Bu belgesel hazırlanırken ALS (Amiyotrofik Lateral Skleroz - Motor Nöron) hastalığı ile ilgili bir farkındalık uyandırılmak istenmişti.

Benim sevgili dostum da ALS hastasıdır uzun zamandır. Bu hastalıkla yaşamını sürdürürken yapması gereken her şeyi atlamadan yaşayanlardandır. Kolay bir iş değil yaptığı açıkcası.

Büyük bir keyifle belgeseli izlerken baş rol oyuncularının hepsini tanımanın garip duygusuyla iç içeydim. Sevgili dostumun yaşamından son derece özel kesitler sunuyordu belgesel. Aklımıza gelebilen yada gelemeyen bir sürü konuya ışık tutuyordu.

Belgeseli izledikten sonra ilk işim sevgili dostumu aramak oldu. Kahkahalar içersinde konuşmaya başladık. Duygularım gerçekti. Gerçekten mutluluktan kahkahalar atıyordum. Çünkü o belgeseldeki baş rol oyuncusu benim sevgili dostum Alper rağmenlere rağmen yaşamını sürdüren ve aynı zamanda bir çok kişiye rehberlik eden ve ışık olabilen bir yapıya sahiptir.

Hastalığı ve hastalığı nedeniyle yaşadıkları sebebiyle çok kolaylıkla arabeskleşebilir. Hiç ama hiç kolay bir hastalık değil ALS. Kendi bedeninin içinde haps olunmuş bir yaşam.

Sen aslansın, sen kaplansın gibi övgü sözcükleri de, ben ölmüşüm, yok olmuşum sözcükleri arasında bir fark görmeyen kişiyim. Sonuçta ikisi de aynı kapıya çıkıyor. Var olan koşulu bir şekilde yok saymak...

İnsan bir çok duyguyla iç içedir. Bu duygularının arasında hüzünlenmek, üzülmek gibi insana ait duyguların olması kadar doğal bir şey düşünemiyorum. Hatta yeri ve zamanı geldiğinde isyan etmek, yada kabul edememekte son derece doğal...

İnsana ait tüm duygular abartılmadığı sürece insanca...

Fazıl Say dizisine başladığımda ve doğal olarak Fazıl Say a hak verirken arabesk düşünce yapısına kendimi bildiğimden beri karşı oluşum sebebiyle , sevgili arkadaşımın kahroluş şeklinde ve gizli bir teslimiyeti içinde barındırmayan davranışı ve yaşam biçimi ayakta alkışlanacak bir davranıştır özellikle bu ülkede.

Bu sebeple sanırım iki konuyu birbirinden ayırt etmemiz gerekiyor.

İnsan acı duyar, insan üzülür, insan kederlenir,insan ağlar....

Bunların hepsi ve daha fazlası insan olmanın gereklerindendir.

Ama yine insan, bu duygularını yaşarken nefes alıp vermeyi insanca sürdürebilmek anlamında kendi gerçekleriyle yaşamaya devam etmek zorundadır.Devam ederken gösterdiği davranış biçimiyle arabesk yaşama yada insanca yaşama doğru yelken açacaktır.

Mutluluklarımızla birlikte yaşamayı kuşkusuz tercih ederiz, ama aynı zamanda acılarımızla da teslim olmadan yaşamak zorundayız.

Bu anlamda da Fazıl Say ı hiç anlamamıştık..Zaten Fazıl Say bu anlamda düşüncelerini dile getirirken oldukça geniş bir açıdan eleştiri yapmıştır.Söyledikleri facebook sayfasında aynen şunlardır;

“Arabesk müzik, arabesk yaşam tarzının betimlemesidir. Aydınlığın, çağdaşlığın ve öncülüğün, sanatçılığın sırtına külfettir. Emek karşıtıdır, duyarsızlıktır ve yaratamamaktır! Etik dışı “yalan dolanla” doludur. Ortadoğu işi, 3. sınıf, acındırmaca, tembellik, yeteneksizlik, rant, çamur, muallaklıklar üzerinden yaşar. Arabesk müziği yapan yapsın! Bu sayfaya tek gık diyeni yukarıdaki sebeplerden hemen atacağım! Türk halkının arabesk yavşaklığından utanıyorum, utanıyorum, utanıyorum”

Bu anlamda söylediği her cümlenin altına bende imzamı atarım açıkcası.

Fazıl Say kendi facebook sayfasında yer alan ve sanki bir basın toplantısı yapıp bu konu da demeç vermiş gibi algılayan bu ülkenin sanatçıları, politikacıları,gazetecileri bu gerçekleri bilmiyorsa eğer söylenebilecek bir şey yoktur. Ama böylesine arabeskleştirilmiş bir bakış açısında alacakaranlık ve karanlıklarımızla bu durum basitleştirilebilir. Basitleştirildi de...

Fazıl Say çok önemli bir sanatçı olmakla birlikte insandır da...Sanatçı olarak kuşkusuz çok daha farklı bir söylem biçimini yapmış olmasını tercih ederdim ama her insanın canının tak ettiği bir an vardır. O da bu anlardan bir tanesini yaşamıştır.

Özellikle bu ülkede müzik eğitimi almış biriysen ve aldığın eğitime saygı duyan biriysen acı çekmeye mahkumsun demektir bu. Çünkü herkes bu ülkede müzisyendir ve çok bilgilidir...

Bu tartışmalar esnasında arabesk sanatçılarımızdan Hakkı Bulut un yorumu bir hayli ilginçtir örneğin.

"Arabeski sevmiyorum demek yaşamamak demektir"

Kimse bu cümle üzerinde tartışmadı mesela.

Yeri gelmişken, Hakkı Bulut 12 eylül döneminde üç ay hapis yattıktan sonraki yaşamı çok daha ilginçtir.

1989 yılında Kültür bakanı Tınaz Titiz öncülüğünde müzik kongresi toplanır ve bu toplantıda uzun uzun arabesk müzik tartışılır. Ve sonra dönemin kültür bakanı Hakkı Bulut u çağırarak müziğini sevdiklerini ve biraz daha batı müziği formunda uygun hale getirip getiremeyeceğini sorar. Hakkı Bulut, yazmış olduğu "Seven Kıskanır" adlı parçasını Esin Engin le birlikte yeniden yorumlarlar ve TRT ye çıkmasını sağlarlar.

Evet bende tıpkı Fazıl Say gibi bu ülkedeki her türlü yavşakça tavırlardan nefret ediyorum.

Böylesine arabesk yaşam ve düşünüş biçimi her alanda etrafımızı sarmışken, doğal olarak Alper gibi dostlarımın da olduğunu bilmenin mutluluğundayım. Ama insan bunalıyor, ciddi anlamda bunalıyor her türlü anlamsızlıktan. Bunları dile getirmek kadar da doğal bir şey düşünemiyorum. Bunlar dile getirilirken çıkış yolu için nefes alma çabalarıdır yapılanlar.Puslu çünkü havalar ve ben nefes almada zorlanıyorum.

Gerçek anlamda toplum olarak bir virüse bulaşmış durumdayız. Bu bir hastalık. Tedavi için önce hasta olduğumuzu kabul edip, bu hastalığın bizdeki etkileriyle körleşen gözlerimizi , sağır olan kulaklarımızı, uyuşan beynimizi tedavi etmekle başlamalıyız işe.

Kış uykusuna öyle çok alıştık ki, her şey normal geliyor, yada olağan...

Ama değil bence, ne yazık ki değil...

sanem uçar

24 Kasım 2010 Çarşamba

Kutlu olsun (mu) ?




Çocukluk günlerimiz hepimiz için sanırım farklı anlamlar ifade eder.Ben çocukluğumun 1-7 yaş arasını Hamburg' ta geçirdikten sonra geldiğim Erzincan' da hiç bir yabancılık çekmeden iki yıl geçirdim. Öylesine kendine özgü ve doğal bir yapısı vardı ki, aslına bakacak olursanız büyük bir medeniyetten küçük bir yere gelmenin sancılarını hiç yaşamadım.

Erzincan' dan ayrılıp İstanbul' a yerleştiğimizde bu efsunlu kentte yavaş yavaş bu ülkeye ait daha farklı gerçekleri keşfetmeye başlıyordum.

Eğitim hayatımda öğrenci olduğum yıllar boyunca Erzincan hariç, ne okulları ne öğretmenlerimi pek sevemedim. Üniversite yıllarımı da bundan ayrı tutuyorum, çünkü istediğim bir bölümdü ve saygın kişilerdi üniversitedeki öğretmenlerim.

İstanbul' a geldiğimiz o gün, okula başlamadan önce ailem okulu tanımam ve öğretmenimle tanışmam için beni okula götürdüklerinde okuyacağım sınıfın içersine göz atarken öğretmenim olacak kişinin aşağılamalarıyla başlamıştı İstanbul' daki eğitim serüvenim...

Herşey o kadar farklıydı ki, çocuk kafamda olup biteni anlamaya çalışıyor , Erzincan' ı ve bay Çörekçi' yi özlüyordum.

Bilirsiniz okulların ilk açılış ayları bayram törenleriyle doludur. Yine böyle hummalı bir çalışmanın sonunda 10 kasım Atatürk' ü anma gününde okulla birlikte konferans salonuna benzer bir yerdeydik. Hemen her sınıftan öğrenciler öğretmenlerinin hazırladıkları program doğrultusunda şiirler yada buna benzer şeyler sunuyordu.

Sıra bizden bir sınıf büyük bir kız öğrencinin şiir okumasına gelmişti. Kızcağız şiirine başladı, ilk dörtlüğü bitirdikten sonra ikinci dörtlükte duraksamaya, yutkunmaya, ve sonunda hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.

Ne olduğunu anlayamamıştım, belli ki şiirin sonunu unuttu diye aklımdan geçirirken öğretmenlerimizin uyarısıyla kız öğrenciyi çılgınca alkışlamaya başladık. Doğru bir davranıştı da yaptığımız. Öyle ya, insan her an böyle bir duruma düşebilir ve kendisini kötü hissedebilir. İnsanca davranışta onu aşağılamamak ve yüreklendirmektir.

Arkasından başka bayramlarda geldi, tahmin edebileceğiniz gibi. Her bayramda bu kız öğrenciye mutlaka şiir okuttular ve bu kız çocuğu mutlaka şiiri tamamlayamadı...Gözyaşlarıyla sahneyi bırakırken çılgınca alkışlandı...

Ve ben bir bayram sonrası öğretmenimizin verdiği bir ödev kapsamında, bayramda gözlemlediklerimizi yazmamızı istemişti, yazdıklarımın arasına çocukça bir düşünceyi sıkıştırıverdim...

"Herşey çok güzeldi ama o öğrenci yine şiirini unuttu ve ağladı. Çok üzüldüm..."

Sevgili öğretmenim bir kaç gün sonra sınıfın içinde beni tahtaya kaldırarak hazırladığım ödevi okumamı istedi. Yazdığım yazının beğenilmiş olduğunu düşünerek tahtaya kalkışımı hâlâ hatırlıyorum.

Tane tane okumaya başladım, ve sonrada "Herşey çok güzeldi ama o öğrenci yine şiirini unuttu ve ağladı. Çok üzüldüm..." bölümünü okurken öğretmenim okumamı bırakmamı istedi beni azarlayarak.Ve sesini gittikçe yükselterek azarlamaya devam etti.

Gözlerimden yaşlar ha aktı akacak...

Acaba ağlasam beni de sever mi? diye geçirdim aklımdan ve kendimden utandığımı hatırlıyorum bu düşüncemden dolayı. Öylesine bir nefret duygusuna teslim olmuştum ki artık öğretmenimin sözlerini pek duymuyordum ve kıpırdamadan duruyordum.

Bana mı soracaklarmış kim şiir okusun diye?

Hem bana neymiş ki ?

Kulağıma çarpan son sözlerdi bunlar sonrasını pek hatırlamıyorum.

Çocuklarımızı teslim ettiğimiz sevgili öğretmenlerimiz....

Hakkınızda bir çok şey söylenecek bugün, genellikle de çok güzel şeyler söylenecek...

Hak edenleriniz olduğu gibi hak etmeyenlerinde olduğunu çok iyi biliyorum. Hemen herşeyin yozlaştığı ülkemizde, en fazla yozlaşan kurumların başında geliyor eğitim ne yazık ki...

Yanlış anlaşılabilirim, olsun, yanlış anlaşılayım...

Bu günü çok anlamsız buluyorum, her öğretmenler gününde her alandaki başarısızlığımızı görüyorum ve neyi niçin kutladığımızı hiç anlamıyorum...

sanem uçar

17 Kasım 2010 Çarşamba

Fazıl Say'ı anlamak yada anlamamak-11




En büyük korkularımdan biri gerçekten yanlış anlaşılmaktır:)

Beni yakından tanıyabilenler bilir ki, asla kişilerin kendileriyle ilgili bir problemim olmaz. Kişilerin bir şekilde sebep olduğu sonuç üzerine yapılanır benim eleştirilerim. Bu sebeple bu yazı dizisine başladığım andan itibaren konuyu aktarabilmek anlamında örneklediğim hiç bir sanatçıya çamur atmak anlamında bir yaklaşımım yok. İnsanların bir şekilde sevdikleri ve hatta ilah yaptıkları kişileri eleştiren kişi sevimsizdir.

Sevimsiz olmayı göze alarak yazmaya devam ederken yine kişilerin sevgi hanelerinden kaldırılmasını sağlamak adına değildir yapmaya çalıştıklarım. Ama ben sevmenin hep evet anlamına gelmediğine inananlardanım. Hatta sevmek "hayır" da diyebilmektir. Benimde sevdiklerim var, başta üzerinde yaşadığım bu toprak parçası ve bu halk geliyor.... Gördüğüm ise; bir çok koldan sarılmış bir durumda oluşumuz ve müziği kullanarak, çünkü müzik benim bilgi alanım, her anlamda kapana sıkıştırılmış olmamıza kaygısız davranamama alışkanlığıdır.

Bu kaygımı anlatabildiğimi umarak aydın kesimiyle ilgili eleştirilere başlamak istiyorum.

Çok ciddiyim sadece müzik alanında değil, her alanda benim aydınlarımın büyük bir çoğunluğu aydın falan değil...Karanlık olsalar çok daha iyi diyebileceğim bir zaman dilimi içersindeyim. En azından karanlıkta nasıl yol alacağını bilirsin, yada öğrenirsin. Benim aydınlarım çok daha tehlikeli bir durumda. Alacakaranlık ta benim aydınlarım...Çok uzun zamandan beri aydın kavramına alacakaranlık yakıştırmasını kullanıyorum.

Geçmişe baktığım zaman, özellikle edebiyatta öylesine büyük edebiyatçılar yetiştirmiş ki bu topraklar ve müzisyenlerin büyük bir kısmı da ne yazık ki bu büyük edebiyatçılarımızın ürettiklerinden gitmek anlamında bir yol tutturmuşlar.

Unuttukları o büyük edebiyatçıların o devasa eserleri ortaya çıkarırken ödedikleri bedellerdir....

Onları her yönüyle büyük edebiyatçı sınıfına sokan en önemli faktör inançları uğruna göze aldıklarıdır. Bu sebeple eserlerine baktığımızda inanılmaz büyük bir coşkuyla birlikte edebiyatın en önemli özelliklerinin farkındalığını yaşarız. Onlar yol göstericidir, ve umudumuzdur aynı zamanda.

Dünyanın hemen her yerinde edebiyatçıların eserleri müzisyenler tarafından kullanılmıştır. Bu eserler kullanılırken edebiyatçının vermek istediği duygu, düşünceden ödün vermeden büyük bir ustalıkla, çaba sarfederek hazırlanmış müziklerdir büyük bir kısmı... Ve çok daha önemlisi, eserlerinde edebiyatçıların eserlerini kullanmış olsalar bile, büyük bir çoğunlukla neredeyse bir edebiyatçı duyarlılığında kendi sözlerini de yazabilmişlerdir.

Dünyayı rüzgarında savuran ve neredeyse siyasi gücün ötesine geçerek insanları bir araya toparlayabilen , yön veren ve protest müzik olarak adlandırdığımız müziğin kökeni halk müziğidir. Ve aynı zamanda bu müziklerin arasında söylenen sözlerin vurgulayıcı ve son derece anlamlı sözleriyle insanlar bir yumruk olabilmeyi başarabilmiştir.

Benim ülkemde ise özgün müzik adıyla en fazla Nazım Hikmet in, ve diğer usta edebiyatçıların şiirleri uluorta kullanılırken şiirlerine verdiğimiz zararı hiç tartışmıyorum bile.

Nazım Hikmet, özellikle Türk Müziğini pek çok seven bir edebiyatçıydı. Müziklenmesi için kendi eliyle yazıp gönderdiği sözleri Mesut Cemil Bey müziklendirirken, bu eserlerdeki sözleri şiir kitaplarında göremezsiniz. Çünkü Nazım Hikmet onları müziklenmesi adına yazmıştır. Ama önüne gelen her müzisyen onun şiirlerinden bir çoğunu orasını atıp, burasını keserek kendine göre bestelemiş ve buna özgün müzik demiştir.

Ve benim ülkemde kendini aydın sınıfına koyan herkes sadece bu sözlerin Nazım Hikmet ve diğer edebiyatçılarımızın şiirleri olmasının keyfiyle onaylamıştır.

Arabesk müzik anlatmaya çalıştığım nedenlerle ortaya çıktığında ve yol aldığında her sınıfa göre bir şekil alırken ne yazık ki bu edebiyatçıların eserleride arabesk müzik havasında kullanıldı arabesk bir bakış açısıyla.

Özgün müzik içinde ele aldığımız ve çok sevdiğimiz Ahmet Kaya nın bir klibini sizinle paylaşmak istiyorum. Bu sefer görsel olarak ta izleyin. Bu video da toplumsal hangi olayı görebileceksiniz. Ben mi körüm, yoksa bende mi var bir bozukluk?

Yine bu ülkenin aydınları sadece siyasi anlamda aynı düşünceyi paylaşıyorsa, müziğindeki arabesk yön, topluma kazandırdığı yada kazandıramadığı davranış ve düşünce biçimi, tavır olarak yerleşmeye çalışan külhanvari yaşam biçimi gibi bir çok yönle birlikte hiç bir eleştiride bulunmadı. Sadece sustu ve dinledi...



Çok daha önemli bir müzisyenden söz etmek istiyorum şimdi. Bundan önceki bölümde yorum kısmında ele aldığım büyük sanatçı Victor Jara...

Victor Jara 1932-1973 yılları arasında yaşamış Şili li bir müzisyendir. Son derece olumsuz koşullarda geçen bir çocukluğu vardır. Kahya olan alkolik babası tarafından sürekli olarak dövülen annesiyle, babasının sonunda onları terk etmesiyle başbaşa kaldığında, her türlü işte çalışan bu kadının söylediği halk ezgileriyle büyüdü.

Eğitimini muhasebe üzerine yapmak istedi ama sonra fikrini değiştirip İlahiyat okumaya başladı. Tam iki yıl İlahiyat okuduktan sonra burayı da bırakarak annesinin ölümüyle çalışmaya başladı.

Yaşadığı dönemlerde bizim ülkemizde olup bitenlerden hiç farklı olmayan bir zemin vardı. Faşizm orada da kol geziyordu hemde tüm haşmetiyle..

Bir şekilde kendini müziğin içinde bulduğundan düşüncelerini, duygularını anlatma biçimi olarak gördüğü müzikte topluma daima bir mesaj vermeye çalışan yönü , vatanseverlik anlayışıyla ülkesindeki anlamsız politikalara bir karşı duruş olarak müziğini kullanırken halkıyla da beraberdi, gerçekten aydın olan aydınlarıyla da...

11 eylül 1973 de Pinochet'nin gerçekleştirdiği bir darbe sırasında tutuklanır. Şili stadyumunda işkence görür. Burada şarkı söylemeye, mırıldanmaya devam eder. Bir daha gitar çalmasın diye önce elleri kırılır...Şarkısına devam eder... Sonunda başını dipçikle parçalarlar. Ve ellerini kesip herkese örnek olsun diye tribünlere asarlar...

Bu sanatçıyı saygıyla anarken onun bir şarkısını buraya almadan geçemeyeceğim;




Arabesk bakış açısının sadece müzik olarak değil, bir bütün olarak bizleri ne hale getirdiğinin en iyi örneğini göstermek adına dünya genelindeki benzer olaylarla açıklamaya çalışıyorum olayları.

Müzik topluma hangi açıdan olursa olsun yön verebilmek adına özellikle kapitalizmin kullandığı en büyük silahtır. Ve yıllardır bizim ülkemizde uygulanan politik oyunlarla müziğimiz her yönüyle arabeskleşirken toplumda çok daha fazla önemi olduğuna inandığım protest bakış açısının da arabeskleşmiş olması hiç bir işe yaramayacaktır.

Oysa protest müzik ses getiren bir olgudur....Var olanları da yok etmede uzmanız bildiğiniz gibi. Yine sesimiz çıkmadı...

Getirmiyorsa, getirmediyse, anlamsız tapınma ritüellerini bırakıp hep birlikte düşünme zamanıdır. En azından kendini aydın yerine koyanlar bunu yapmalıdır.

Topluma yön verenler düşünürler, edebiyatçılar ve sanatçılardır. Müzik ise burada en önemli ayaktır, ama benim ülkemde bu anlamda en kötü durumda olandır da...

Fazıl Say ise aydın bir insandır bu anlamda. Söyledikleri tabikii çoğunluk tarafından anlaşılmayacaktır ve saptırılacaktır. Sanatçının görevi hangi alan olursa olsun halkı bir şekilde uyarmaktır. Çok farklı bir şekilde kimsenin cesaret edemediği bir şeyi yaptığını söyleyebilirim.

Alacakaranlıklar ve karanlık içinde yaşayanlar Fazıl Say ı anlayamayacaktır. Söylediğini salt bir müzik olgusu içersinde ele alacaklardır. Oysa Fazıl Say biz fark etsekte etmesek te öylesine büyük bir müzisyendir ki, olayı basit bir müzik türü içersinde ele almayacaktır. Görmek istemeyen göz görmeyeceğinden, duymak istemeyen kulakta duymayacağından alışagelmiş arabesk vari tavırla saldırıya geçeceklerdir tabikii.

Arabesk bakış açısıyla dünyaya baktığımızda yaşayacaklarımız şu anda yaşadıklarımızdır zaten. Ve bu müzik bilinen anlamdaki çizgisinden çıkarak pop a , rock a jazz a kadar uzanmak üzere.

Lütfen, bu arada çoğu sanatçılarımızın neden arabesk müzik söylemeye başladığını düşünün...

Etnik kültüre ve müziğine, diğer müzik türleriyle birlikte saygın örnekler sunması sebebiyle saygı duyduğum, ve her anlamda en kaliteli işleri ortaya çıkarmaya çalışan Kalan Müzik neden Şevval Sam la birlikte arabesk bir albüm piyasa sürmüş olabilir?

Değişen nedir ülkemde? Taşlar yerinden çoktan oynadı ama yinede sağlam diye bildiğimiz taşlar dahi arabesk bakış açısının kaypak politikalarında oynayabiliyorsa nerede olduğumuzu bir kez daha en azından müzik yoluyla düşünmeye çalışalım...

sanem uçar

14 Kasım 2010 Pazar

Fazıl Say'ı anlamak yada anlamamak-10




Bu an a kadar arabesk müzikte Türk Müziğinin kullanılarak deforme edilmesi sayesinde ortaya çıkan kısmı ele alırken aynı süreç Türk Halk Müziğinde de kendini gösteriyordu.

Köyden kente göç eden herkes yeni burjuva sınıfında yerini alamamıştır doğal olarak. Hatta bu yeni burjuva sınıfını oluşturanlar oldukça az bir sayıdır. Bunun dışında şehirler bu burjuva sınıfının dışında bir şekilde emekçi sınıfın oluşturduğu çoğunluktu. Geldiği kültürle birlikte bu şehirlerdeki yaşama bir türlü alışamayan bu topluluk bir çok anlamda kültür karmaşası yaşıyordu.

İster istemez Türk Halk Müziği de geleneğinde var olan halk edebiyatından uzaklaşması sebebiyle alışagelmiş özelliklerini yitiriyordu.

Çok doğal olarak Türk Halk Müziği kökenine dayanan ancak çok ta fazla bu müziğin özelliklerini göstermeyen müzik; Nuri Sesigüzel,Yıldıray Çınar vb. sanatçılarla birlikte hem müzikte hemde sinema da bu halkın duygularına hitap eden sesi ve konuyu oluşturmuştu.

Mutsuzdular...

Acı çekiyorlardı...

Olumsuz bir çok şey vardı ve bir yerden de bu duygularını ve düşüncelerini ifade eden sözlere, davranışlara ve müziklere kavuşmuşlardı.

Varlıklı olamadıkları için bir şekilde tutunabilmek adına politikacılarında yardımıyla, yanlış politikalarla, şehrin dışında varoş olarak isimlendirilen yerlerde yaşamlarını sürdürürken müzik sektörü bu anlamda yepyeni sanatçıların ortaya çıkmasını sağlıyordu.

Var olan nesnel koşullarda sanayileşme nüfus ile ile aynı oranda artmamaktaydı. İşsizlik maddi gücün yetersizliği buradaki halkta hayal kırıklığı yaratıyordu. Kentleşme süresince düzensiz yapılaşma beraberinde kültürel yozlaşmayı da getirmişti. Aynı zamanda sağlıksız ve yetersiz eğitim politikaları ve hizmetleri de bu olumsuzluğun gelişmesini sağlıyordu.

Doğal olarak Orhan Gencebay, vb gibi bir çok sanatçının isimlerini yavaş yavaş duymaya başlayacaktık.

O dönemin aydınları bu ortaya çıkan müziği kıyasıya eleştirdiler. O zamanlarda da bu müziğin nesnel koşullarının tartışılması gerekirken sonuç üzerinde durularak bu müziğin halka hiç bir şey veremeyeceğini, içinde insani hiç bir özellik taşımadığı, tam tersine sözlerin acılar üzerine kurulu olması sebebiyle acının meşrulaşarak kaderci bir düşünce yapısını içerdiğini söylüyorlardı. Halkçı bir içeriği olmadığı ve sadece bireysel anlamsız trajediler üzerine kurgulandığı için son derece zararlı olduğunu savunuyorlardı.

İşte bu aşamada düşünmek gerekir...

Halkçı, yada düzeni eleştiren sözler içerse daha mı az zararlı olacaktı acaba?

Yanılıyorlardı...

Arabesk müziğin belkide en sevilen sanatçılarından Hakkı Bulut u unutmuş gözüküyorlardı.

Niye mi?

Onun, "Gidin Görün Doğu da Ne Dertler Ne Çileler Var" adlı şarkısı nedeniyle 12 eylül döneminde yargılandığı ve üç ay hapis yatmışlığı vardır. Yani bu anlamda bir düşünce suçlusudur Hakkı Bulut...

Bir sözlerine bakalım, isteyenler müziği heryerde bulabilirler...

neden isyan etmesin ezilince insanlar
gidin görün doğuda
ne dert ne çileler var
sıcak aşı çoğu kez rüyalarda görüyor
birde ikinci tanrı ağalar var


eğer yaşamak buysa
batsın kara toprağa
halkın hayatı bağlı
ağanın insafına
okul su yok doktor yok
kullar bir kula köle
neden isyan etmesin
yaşamak mı böyle

elbet isyan edecek
yaşamak mı bu böyle
bütün yıl emekleri
bir ağanın cebinde
yarını yoktur halkın
yaşıyor dert içinde
elbiseler hep yama
çarıklar delik deşik
biz diyorlar ağa için doğduğumuzu öğrendik

bir çok köyün tüm halkı
bir ağanın serveti
gidin görün doğuda yaşanan esareti
bu ülke toprağında
kanun devlet te ağa
hak arayan gençleri
gömüyorlar toprağa

Evet Hakkı Bulut un bu parçası buram buram sol söylem kokuyor. Bazı cümleler yenilir yutulur cinsten değil üstelik...

kanun devlet te ağa
hak arayan gençleri
gömüyorlar toprağa

yaşamak mı böyle
elbet isyan edecek....

Halkı yozlaştırmanın ötesinde isyana sürükleyen bir yan var. Çok açıkca görülüyor ki arabesk müzik; sözlerindeki anlamsızlık, kaderci anlayış vs. ile ortaya konulamaz.

Bu parçada olduğu gibi başka parçalarda da başka sanatçıların yine arabesk tarzı bir söylemle sol düşünceleri içeren sözlerle dolu pop arabesk karışımı Ahmet Kaya için ne diyeceğiz?

Ahmet Kaya dan bir şarkı dinleyip konuyu bir sonraki bölüme aktararak "aydın arabeski" konusuna da girelim yavaş yavaş :)



Yıllardır, "tabancamı unutmuşum helada" sözlerinin anlamını bulmaya çalışıyorum. Şimdilik çok fazla bir şey söylemeyeceğim. Bundan sonraki bölümde neden bu tarzı da arabesk içinde görmemiz gerektiğini anlatmaya çalışacağım.

Tabii düşüncelerime katılmak zorunda değilsiniz. Bir kaç kere daha dinleyin parçayı derim ve sevgili Ahmet Kaya nın söylem biçimini, yorumunu, içinde sol düşünce yapısı olmamış olsa arabesk müzik içersine alırmısınız, almazmısınız? hep beraber tartışalım..

sanem uçar

10 Kasım 2010 Çarşamba

Fazıl Say' ı anlamak yada anlamamak-9




Cumhuriyetin ilk yıllarını bir şekilde geçiren Türkiye, ekonomik anlamda gelişme sağlayabilmek adına sanayi ve ticaret konularında yapılan bir sürü değişiklikle yavaş yavaş değişen bir görüntüye kavuşuyordu. Bu değişimin gerçekten gelişim olabilmesi için o günkü koşullarda alınan kararlarla daha popülist politikalara girişilmiş olması ve yavaş yavaş rekabetçi anlayışın ortaya çıkmasıyla bir çok şey değişmeye başladı.

İster istemez Kurtuluş Savaşı sonrası harap görünümdeki şehirler kentleşmeye yönelik görüntüler veriyorsa da içten içe huzursuzluklar kendini gösteriyordu.

Bir tarım ülkesi olan Türkiye o dönemlerde daha iyi yaşamanın ötesinde, yaşamayı sağlayabilmek adına köyden kente göçün başladığı dönemlerde bir çok sancıyı içinde barındırıyordu. Ve o günkü koşullarda feodal bir yapıyı hala korumuş olduğunu da unutmamak gerekiyor. Doğal olarak halkın zorlandığı alanlardan daha iyi bir yaşam için şehre göç etmesi kaçınılmaz bir olguydu.

1950 li yıllarda hızlı sanayileşme geleneksel üretim yapılarının bozulmasını sağladığı gibi yeni değerlerin yayılmasına da öncülük edecekti. Bu dönemler köyden kente gelerek zengin olan bir sınıfın yavaş yavaş ortaya çıkmasını sağlıyordu. Kuşkusuz bu yeni oluşan sınıfın eğlence yaşamları içinde mekanizmaların kurulması gecikmeyecekti.

Henüz azınlıklarla birlikte yaşamayı başarabilen bir toplum olarak, azınlıkların meyhane kültüründen de esinlenerek gazino kültürünün oluşması bildiğimiz anlamda Türk Müziğinin yavaş yavaş bozulmasını sağlayacaktı.

Bu yeni oluşan burjuva sınıfının eğlence kültüründe müziğe olan bakış açılarında Türk Müziği başı çeken bir olguydu. Türk müziğinin dışında yabancı müziğinde yavaş yavaş sesini duyurduğu ve özellikle Fehmi Ege ve tangolarının o zamanın burjuvaları için vaz geçilmez müzik olduğunu ortaya koymamız gerekiyor.

Zeki Müren ise, Türk Müziğinin tekrar saygınlık kazandırılması esnasında verilen mücadelenin sonucunda ülkede kendini gösteren radyo günleri zamanının en iyi sanatçılarından biriydi.

Gerçekten gerek bu müziği yorumlama biçimi ve gerekse besteleriyle hemen herkesin beğenisini kazanan sanatçılardandı. Zeki Müren in radyo günleri zamanındaki çalışmaları asla eleştirilebilecek bir yan içermez.

Ülkede gazino kültürünün başlaması ve kendisinin de bu kültürün bir parçası olması Zeki Müren in ikinci dönemi olarak ele alınmalıdır.İşte asıl üzerinde durulması gereken yapıda bu ikinci dönemidir. Tabikii bu sürecin yaygınlaşmasını sağlayan kişi sadece Zeki Müren değildir. Ve doğal olarak sanki bu işin yaygınlaşmasını sağlayan tek kişi Zeki Müren gibi göstermek büyük bir haksızlıktır.

Ancak unutulmaması gereken bir konu vardır ki o da; toplumun değer verdiği kişileri , yaptıklarıyla haklı ve doğru bularak örnek alması, aslında yanlış olan bir çok şeyin zamana yayılarak doğru gibi algılanmasına sebep olabilecek gücü taşımalarıdır.

İşte bu sebeple Zeki Müren Türk Müziğinin deforme edilmesinde başı çeken sanatçılardan olmuştur ve ne yazık ki halkın büyük bir kısmı bu deforme edilişi anlayamayacak duruma getirilmiştir.

Şarkı söylemek, her müzik türünde kendine özgü bir yapı sergiler. Bunu en iyi şekilde anlamamızı opera sanatçılarının şan tekniği sağlayabilir . Çok değişiktir... Bir opera sanatçısının şarkı söylemesiyle bir jazz şarkıcısının şarkı söyleme tarzları farklıdır.Türk Halk Müziği yorumuyla, Türk Müziği yorumu, yada rock veya pop söyleme hepsi kendine özgü şarkı söyleme biçimini içinde barındırır.

Aynı şey arabesk müzik içinde geçerlidir. Ve Zeki Müren radyo günleri zamanında doğru biçimde söylediği Türk Müziği yorumlarını tamamiyle arabesk yöne çeken ve bu müziğin söylenmesinde yanlışların oluşmasını sağlayan sanatçılardandır. Onun önderliğinde onun söylem biçimini taklit ederek bu müziğin yozlaşmasını sağlayan onlarca sanatçı vardır. Bunlardan biri de saygın bir isimle andığımız Bülent Ersoy dur örneğin...

Kelimelerin anlamsız bir şekilde vurgulanması, sesin gereksiz titretilmesi, ve sesin kaydırılması ve bir çok arabesk müzik söyleme biçimine uygun olarak geliştirdiği bu ikinci dönemi gerçekten Türk Müziğine gönül veren gerçek sanatçılar için üzüntü kaynağıdır.

Size iki tane Zeki Müren şarkısı dinletmek istiyorum.

İkinci dönemine ait tabikii, buram buram kokan bir arabesk;

Üşüdüm üstümü örtsene anne



Ve ikincisi de kendi bestesi. Son derece güzel bir beste yine kendine özgü arabesk tavrıyla...

Bir demet yasemen...



Uzaktan bakınca çok önemsiz gibi gelen bir çok şey düşünüldüğünden daha fazla önemlidir gerçekte...

İster istemez sanatçı kimdir, sanatçı kimliği nedir? sanatçının görevleri varmıdır? gibi çok önemsiz görünen soruların yanıtlarını vermek zorundayız.Çünkü kötü, yada yanlış diyelim çok hızlı bir koşucudur...

sanem uçar

6 Kasım 2010 Cumartesi

Fazıl Say'ı anlamak yada anlamamak-8




Bundan önceki bölümde yazdıklarımdan Cumhuriyetin o ilk yıllarında müzik adına yapılanları yanlış bulmak gibi bir düşünceyi savunduğum anlaşılmasın.Müzik tarihinin yüzyıllar boyunca süren evrimi sıkıştırılarak bir kaç yılda halledilmeye çalışılılması takdir ettiğim bir özelliktir. Harcanacak zaman yoktu, ve atılan adımlar doğru olmakla beraber en büyük hata bu anlamda birbirlerini dinlemeyen ve anlamakta zorlanan müziğe bakış açısındaki farklılıklar oldu.

Tarihi süreç içersinde müzik adına yapılan çalışmalar bazı konularda eksiklikleri içerse de yinede o günkü koşullar düşünüldüğünde inanılmaz büyük adımlardır. Doğru bir eğitim sistemiyle yıllarca cahil bırakılmış bu halk eğitilebilir, kendini ifade edebilen bir yapıya pekala getirilebilirdi. Bu anlamda çalışmalar yapılmadı mı? Elbette yapıldı....

Sanatın tüm dallarında çağdaş bir hale gelebilmek, kendine ait yapıyı ortaya koyarken dünyadaki diğer kültürleri de anlayabilen bir yapıya kavuşabilmek eğitimle doğru orantılıdır. Kendine ait kültürü geliştirmek ve daha çağdaş yapıyı oluşturmak için o dönemlerde eğitim adına yapılan tüm çalışmalar Türkiye Cumhuriyeti tarihi içersinde en doğru çalışmalardır.

Eğitimin amacının belirlenip, kişiyi kendi değerlerini bilen, evrensel bakış açısına sahip,üretebilen, düşünebilen ve birey olmayı başarabilen bir yapı kazandırmak adına özellikle Köy Enstitülerinin açılması ve Köy Enstitülerinin programı o gün içinde bir devrim niteliğindedir, bugün için de.

Ama bildiğimiz gibi kendimize yapacağımız en büyük kötülük olarak bu yapıyı yok etmeyi gösterebilirim. Bu ulusun çocukları doğru bir programla çağdaş insan olmanın tüm unsurlarını öğrenip yaşamlarına geçirirken, gelecek günler için söz sahibi olacak konumu oluştururken, bu gelişmeler bazı kişileri rahatsız etti.

(Bu konunun dışında olmasına rağmen yeri geldiği için söylemek istediğim bir kaç cümlem var. İlköğretimden, yüksekokullara kadar her kademede ve özellikle devlet okullarının dışında özel okullarda da epey deneyimi olan biri olarak çağdaş eğitim modeli olarak dün ret ettiğimiz, ama bugün özü Köy Enstitülerinden alınmış bir sürü yabancı eğitim modelini ülkemizde uygulamaya çalışan sistemin iki yüzlülüğünü ve kendisiyle çelişen yapısını anlayamıyorum...)

Osmanlı'nın tasavvuf müziğini esas alarak İstanbul' un fethinden sonra saray çevresinde geliştirdiği ve içine Halk Müziğine ait özellikleri de kattığı bu müzik, yapısı gereği melodik bir özellik gösteriyordu.

Eserlerin icra edilmesinde sözlü eserlerde melodinin yanında sözlerinde çok önem taşıdığı bu müzik, tek sesli bir yapı üzerine kurgulanmıştır. Batı Müziğinde ton adını verdiğimiz , Halk Müziğinde ayak olarak isimlendirdiğimiz özellikler batı müziğinden oldukça farklı bir yapıdadır.

Batının 24 ton sisteminin dışında kendine özgü makamsal yapısıyla çok seslendirilmeye uymayan yapısı Batı Müziği eğitimi almış müzisyenler tarafından saygın bulunmadı. Çok seslilik bir çağdaşlık unsuru olarak ele alındığından bu müziğin tek sesliliğini aşağılamak adına "alaturka" olarak isimlendirilirken, batı müziği yüceltilerek "alafranga" olarak isimlendirildi.

Halk Müziğinin ise çok seslendirilmeye daha uygun bir özellik taşımasından dolayı özellikle Halk Müziğinin üzerinde duruldu.

Burada üzerinde durulması gereken en önemli konu; bir ülkenin kendi müziğinin özelliklerini kabul etmeyen, onun yapısı gereği tek sesliliğini ret edip küçümsemek adına ciddiye almamaktır.

Ve sonuçta ciddiye alınmayan Türk Müziği uzun uğraşlar sonrasında bir parça değer kazanmış olsa bile, bu konuya gönül vermiş müzisyenlerin bu saygınlığı yeniden elde edebilmek adına bu müziğin yapısında zamana yayılacak bir değişimle müziğin özünden sapılmasına ve nesnel koşulların da etkisiyle arabesk bir yapıya doğru gitmesine neden oldular.

O dönemlerde de bugün de, Türk Müziğinin yapısına uygun olarak müziklerini icra etmeye çalışan müzisyenleri tabikii bu kapsama almıyorum ama seslerinin bu anlamda fazla çıkamamış olması bu müziğin yapısındaki değişikliğin oluşumunu da önleyemedi ne yazık ki.

1970 yılında gerek Halk Müziğinde gerekse Türk Müziğinde daha sanatsal anlamda çalışmaların yapılabilmesi adına kurulan konservatuarlarımız da ne yazık ki arabesk müzik dünyasına sanatçı yetiştirme merkezleri haline gelebildi.

Tüm şimşekleri üzerime çekeceğimi bile bile bu müzik alanında hem müziğin arabeskleşmesi, hemde arabesk kültürün yaygınlaşmasında çok önemli rolü olan Zeki Müren i ele alacağım:)

Çünkü arabesk müzikte , en azından arabesk müzik yaptığını bilen ve kabul eden bir çok sanatçı yanında arabesk müzik yaptığını bilmeyen yada kabul etmeyen sanatçılarımızdan bir tanesidir ne yazık ki Zeki Müren...

sanem uçar

5 Kasım 2010 Cuma

Fazıl Say'ı anlamak yada anlamamak-7




Şimdi izin verirseniz Cumhuriyetin ilk yıllarında müzik açısından elimizde olanlara bir göz atalım.

Öncelikle egemen olan Halk Müziğiydi. Halk Müziğinden başka bugün Türk Sanat Müziği adını verdiğimiz Klasik Türk Müziği vardı. Başka müziklerde vardı elbette ama en etkin olanları ele almak istiyorum.

Klasik Türk Müziği Osmanlı toplumunda bir çevre kültürü geleneği taşıyan, saray içinde gelişme gösteren , toplumdan biraz uzak bir üst kültürün ürünüdür.

İstanbul bir çok anlamda olduğu gibi müzik alanında önemli bir yer oluşturur.

Şöyleki;

9. yüzyıldan itibaren çeşitli müzik türleri ve geleneklerinin merkezi olmuştur. Klasik Batı Müziğinin gelişim evresinde ilk çağ uygarlıklarından başlayarak tek tanrılı dinlere geçişte önem kazanan dini müzik, Klasik Müziğin gelişiminde son derece etkendir. Asırlar boyu süren bu özellik , özellikle feodalitenin bozulup kapitalizmin nesnel koşullarının oluşmaya başlamasıyla dini müzikten ayrılarak ,yani sanatsal gelişimini , dini müziğe tepkiyle ortaya koymuştur.

Ve 9. yüzyılda İstanbul merkezli Bizans dini müziği, Suriye ve Filistin' den dini müziğin kayarak merkezi İstanbul olan bir seyir izlemiştir. Ve bu 15. yüzyıla kadar sürmüştür.

15. yüzyılda İstanbul un fethiyle bu mevcut koşullarda bir değişiklik olmamıştır. Tam tersine İstanbul, Osmanlıyla birlikte Osmanlı Yahudileri ve Ermenileriyle bir müzik merkezi haline gelmiştir. Doğal olarak Osmanlılarında beraberinde getirdiği Türk ezgileri ve Arap ezgileride harmanlanarak imparatorluğun bütün etnik ve dini unsurlarınında görülebileceği bir müzik merkezi haline getirilmiştir.

İste merkezi İstanbul olan bu müzik, çok uluslu toplumsal ve kültürel bir yapının ürünüdür.

Dünyanın hiç bir yerinde böylesine zengin bir karışımı göremezsiniz.

Osmanlının yaşam biçimine uygun olarak ortaya çıkan bu müzik gerçek anlamda kültürlerin harmanlanmasıdır. Bu müzik türüne bir isim vermek yıllarca tartışılmıştır. Gereksiz bir zaman kaybından başka bir şey olmamıştır.

Osmanlıyı mimarisi, yada diğer sanat dallarıyla kabul ederken müziğini ret eden mantığı anlayamıyorum. Ona bir isim verilmek gerekirse Osmanlı Saray Müziği kolaylıkla diyebiliriz.

İşte Cumhuriyetin ilk yıllarında yeni bir kimlik arayışındaki düşünce yapısı, anlamsız bir ret edişle öncelikle bu müziği ret etmiştir.

Sosyolojik olarak milliyetçilik gibi kavramla çok önceden tanışmış olan dünyayı oldukça geriden takip eden yeni Cumhuriyet, milliyetçilik politikasıyla elindeki bu görkemli müziği görmezden gelen tavrı ileride bir sürü anlamsızlığın doğmasına sebep olacaktır.

Öte yandan halkın büyük bir çoğunluğu tarafından kabul gören Halk Müziğinde ise inanılmaz doğru şeyler yapılmıştır.

O günkü koşullarda eğitimli müzisyenlerin çok fazla olmaması sebebiyle, yurt dışından da müzisyenlerin ülkemize getirilerek bir çok sanatçıyla birlikte halkın kendi kendine çalıp söylediği müziklerini kayda almak, onları notalamak küçümsenmeyecek işlerden biridir.

Aynı zamanda eğitimli müzisyenlerin yaratılabilmesi için kurulan müzik okulları ve yurt dışına gönderilen müzisyenleri unutmamamız gerekiyor.

Müzik tarihi içersinde milliyetçilik kavramının da ortaya çıkmasıyla Klasik Batı Müziğinde "Ulusal Okullar" olarak bildiğimiz dönemde her ülke kendi otantik müziğinin yansımalarını batı müziğinde kullandı. Özellikle Rusların bu anlamda öylesine büyük bir ünü oldu ki....

Aynı şeyi, çok farklı bir zaman diliminde yeni Cumhuriyet bizler içinde yaptı. Yurt dışına eğitime gönderilmiş müzisyenlerin önlerine yurdun dört bir tarafından derlenmiş notalar kondu ve bu müzisyenler batıda kazandıkları bilgilerle bu müzikleri çok seslendirdi.

Gerçekten Klasik Batı Müziği formunda son derece güzel eserlerdir bunlar. Bir Fransız, bir Alman,vs. çok beğenerek dinleyebilir bu ezgileri.

Ancak çok sesliliğe hiç alışık olmayan ve Klasik Batı Müziğinin özelliklerini bilmeyen bu halk için, alışık oldukları melodilerin deforme edilmesinden başka bir anlam taşımadı.

İşte Cumhuriyetin o ilk yılları bir şey ortaya koyabilmek adına ret etmekle koşut giden bir tavırla geçmiştir. Aslına bakacak olursanız bugün müzik adına tartıştığımız bir çok konunun özünde o yıllardaki tartışmaların dışında yeni bir şey yoktur. Hala daha birbirimizi anlamayarak ve ret ederek gerçekleri ortaya koymaya çalışıyoruz.

Klasik Batı Müzikçiler, Klasik Türk müziğini ret ettiler. Klasik Türk Müzikçiler geçmişilerine sahip çıkmaya çalıştılar, biraz üvey evlat muamelesi görmenin etkisiyle kendi içlerine döndüler, zamanla bu hatadan dönüldü ama bu sürede yalnız başlarına kaldıklarından tutunmaya çalışırken bu müziğin de deforme olmasında farkında olmadan etken oldular.

Halk müziği itibar görmesine rağmen, Halk müziğinin özünü oluşturan halk edebiyatı yavaş yavaş yok olurken doğal olarak bundan Halk Müziği de nasibini alacaktı.

Ortalık müzik adına toz dumanken , ekonomik anlamda dışarıya bağımlı olan bu ulus başka konularda da ne yapacağını pek bilemiyordu.

Her zaman kullandığım bir cümleyle bu bölümü kapatmak istiyorum. Bundan sonraki bölümlerde yapılan yanlışları daha geniş bir açıdan ele alacağım.

"Bir ülkenin nasıl yönetildiğini anlamak istiyorsanız, müziğini dinleyin"

Konfüçyus

sanem uçar

2 Kasım 2010 Salı

Fazıl Say'ı anlamak yada anlamamak-6




Etrafımda olup bitenlere kaygısız kalabilen biri değilim. Zaman zaman bazı konularda kaygısız olabilmeyi istediğim çok olmuştur ama insanın elinde olmuyor...

Bu yazı dizisine başladıktan sonra benim için araya Cumhuriyet Bayramı girdi. Uzun zamandır bunu bir bayram gibi algılayamıyorum. Hatta tam tersine içimde farklı huzursuzlukların ivme kazandığı bir dönem oluyor benim için.

İşte bu seferde kafamda "Arabesk Müzik" kavramıyla dolandığımdan yine çoğu kişiye gereksiz gelebilecek detaylara takılıyordum.

O kadar çok kavram kargaşası var ki ülkemizde, zaman zaman bu kavram kargaşasının neden olduğu sebepler yüzünden bir adım dahi atamadığımızı hissediyorum.

Birden bire Osmanlıları eleştirirken buldum kendimi. Herkes bir şekilde eleştiriyor, yada övüyor, da benim eleştirim çok fazla duymadığım bir eleştiriydi.

Osmanlılar dünya genelinde kapitalizme doğru geçiş döneminde, kapitalizme geçişin maddi temellerini oluşturabilseydi herşey farklı olabilirdi... gibi bir düşünce yapısıyla kendimi Osmanlıları eleştirirken buldum.

Konumuzla ilgili mi? derseniz... kesinlikle ilgili diyeceğim.)

Nicel olarak topraklarını genişletmek beraberinde nitel bozulmayı getirdi Osmanlıya. Doğal olarak yaklaşık 600 yıl gibi uzun süre egemenlik süren bir imparatorluk yerini Türkiye Cumhuriyetine bıraktı.

Osmanlıyı ister sevelim, ister sevmeyelim yeni Türkiye Cumhuriyetinin geçmişidir. Bizlere bıraktığı miraslar arasında kabul edebileceklerimiz olduğu gibi,eleştirebileceklerimiz de vardır. Örneğin bugünkü yaşayışımızda süregelen olumsuzlukları ister istemez o tarihlerde bulabiliriz.

Bir tarihi yada geçmişi ret etmek, yada işimize geldiği zaman kabul etmek,ve gereksiz bir pohpohlama edebiyatına girmek anlayabileceğim bir şey değil.Bu sebeple anlatılan tarihi hep eksik bulmuşumdur.

Ben Osmanlıyı, kapitalizm gelişme evresindeyken ve tüm dünya bunun sancılı dönemlerini yaşarken var olan bir çok sebeplerden dolayı bu oluşa izin verilmeyişi sebebiyle bugünleri hazırlayan nedenlerden dolayı eleştiriyorum. Son derece duygusal bir eleştiri benimki, kabul ediyorum:)

Bu arada kapitalizmi savunan bir mantık içerdiğim düşünülmesin. Kapitalizmin oluş evresi insanlık tarihi için en acımasız dönemleri ifade eder. Kanlı bir sayfadır. Ancak nesnel koşullar olması gerektiği gibidir ve olaylar olması gerektiiği gibi tarihteki yerini alır.

Feodalitenin yıkılışı, krallıkların kiliseye karşı birleşmesi, küçük esnafların yavaş yavaş sanayi şekline dönüşmesi, ülkelerin daha ucuza mal edinebilmek için deniz aşırı ülkelere gitmesi evresinde Osmanlı ne yapmıştır?

Avrupa henüz bu gelişimi tamamlamadığı dönemlerde Osmanlı kendi gücüyle, ki teşkilatlanma ve savaş tekniklerindeki üstünlükle Akdeniz i Türk Denizi haline getirmiştir ama Preveze zaferinden 40 yıl gibi kısa bir sürede bu ekonomik gelişimi oluşturacak sistemi geliştirmediğinden Turgut Reis i Venediklilere esir düşürmüştür. Ve Turgut Reis forsa ödeyerek bu esaretten kurtulmuştur.

Yeni dünyaların farkına varan Osmanlı dışındaki ülkeler, bu sömürge ülkelerin mallarını ve insan gücünü ekonomik alanlarda kullanırken, Osmanlı; ordusunu devşirme usulüyle geliştirmek gibi bir mantık kullanmış, ordusunun gelişmesiyle dünyanın sahibi olabileceklerine inanmayı sürdürmüştür.

Henüz milliyetçilik gibi kavramlar önem kazanmadığından en yayılmacı dönemlerinde bile kendi dilini, kültürünü, dinini yaymak gibi emperyal bir fikre sahip olmamışlardır. Bunu hümanist bir düşünüş tarzıyla baktığımda benim için kabulü oluşturur ama o tarihi dönemde olmayan bu hümanist düşünce fikri belli bir sonu hazırlayan etkenlerden bir tanesidir.

Öte yandan sanayi devrimini geliştirmiş bir Avrupa , var olan sistemini sürdürebilmek için bazı şeylere ihtiyaç duyacaktır. Bir hukuk sistemi, bir eğitim sistemi bu amaca yönelik olarak gelişmiştir. Aynı zamanda oluşan burjuva sınıfı, yine kendi çıkarları adına sanat dahil olmak üzere bu sistemlerin gelişmesini sağlayacak çalışmalar yapacaktır.

Tüm bu gelişmelerin yaşanmadığı Osmanlı toprakları emperyalistlerin gözbebeği olduğundan daha sonra işgal edilecek ve tarihteki emperyalistlere karşı kazanılan ilk ve son savaş olan Kurtuluş Savaşı yaşanacaktır.( Uzun zamandır bu savaşı kazanmış olmamıza rağmen, savaşın galiplerinin onlar olduğunu biliyorum....)

Cumhuriyetin kurulduğu ilk on yıl gerçekten önemli bir dönemdir.Ben sadece müzik konusundaki çalışmaları ele alacağım, diğer konularda kendimi söz sahibi olarak görmüyorum açıkcası.

Avrupanın yıllarca süren kazanımlarına çok kısa bir sürede sahip olmak ve bunları içselleştirmek sanıldığı kadar kolay değildir. Cumhuriyetin kurulduğu ilk yıllarda müzik adına yapılan son derece doğru şeyler olmakla birlikte yanlış yapılan şeylerde var.

Bunları ele almadan arabesk müziği ve özelliklerini anlamak bence zor.

İşte bu yıllarda doğru yapılanlarla, yanlış yapılanları, eleştirmek adına değil, çünkü nesnel koşulların gerçeğinden çıkamayız, ortaya koyarken Türkiye nin Kurtuluş Savaşı sonrası kurduğu Cumhuriyet te olup bitenlerin bir sonucudur Arabesk...

sanem uçar
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...