17 Ağustos 2011 Çarşamba

Sıkıldım



Umudum gittikçe azalmaya başlıyor söz konusu bu ülke ve bu ülkede yaşayan halk olduğu zaman. Fark ediyorum ki yaşamımın hiç bir döneminde bu kadar karamsar gözlerle bakmamıştım bu ülkede olup bitenlere.

Sıkıldım.

Feci şekilde sıkıldım hayattan.

Bu efsunlu kent bir çok anlamda dünyaca ünlü bir çok sanatçıya ev sahipliği yapmıştır. Hepsinin kendine özgü yetenekleri ve dünyaya bıraktığı birbirinden değerli izleri vardır.

Benim içinse 8 ağustos tarihi büyük bir önem taşımaktaydı.

Daha önce blogta anlatmaya çalıştığım El Sistema'nın kurucusu Jose Antonio Abreu ve El Sistema da yetişmiş dünyaca ünlü şef Dudamel yönetiminde Simon Bolivar Senfoni Orkestrasının konserini izleyecektim. Bu konsere dönmeden önce 8 ağustos sabahına dönmek istiyorum.

O sabah Burgazadaydım.

İstanbul'daki adalar içersinde tercihin hangisidir? diye bir soruyla karşılaşmış olsam hiç tereddüt etmeden Burgazada derim. Çünkü Burgazada Sait Faik'in nefes aldığı bir adadır.

Türk edebiyatının bu efsane ismi bana göre tüm eserleriyle herkese örnek olduğu gibi, edebiyatta yepyeni ufuklar açmış bir edebiyatçıdır. Çığır açmış bir edebiyatçıdır demek hiç yanlış olmaz diye düşünüyorum.

Burgazada ya her gittiğimde onun yaşadığı ve güya müze haline gelmiş evini ziyaret ettiğimde yüzüm buruşur. Neredeyse çokmekte olan bu tarihi bina her türlü onarımı yapıyoruz şeklindeki lafların tersine harabe görüntüsüyle içimi burkar.

Bu ülkenin aydınları ve edebiyatçıları nerededir? diye bir sorunun cevabını henüz alabilmiş değilim. 8 ağustos 2011 tarihi itibariyle hala harabe görünümünü korumakta bu müze.

Evin girişinde oturmuş bir şekilde duran heykeliyle Sait Faik tek başınalığına terk edilmiş görülüyor.

Yol bulma konusunda tam bir özürlü olduğumdan minicik bir adada her zaman Sait Faik'in evinin yerini kendiliğimden bulamam. Daima birilerine sormam gerekir. Bu sefer de evi ararken sorduğum kişinin ; "ne yapacaksınız ki Sait Faik'in evini?" sorusuyla karşı karşıya kaldım.

İhmal edildiği için evde hiç bir şey bulamayacaksınız gibi bir düşünceyle sorulmuş şeklinde algıladığımdan saf saf cevap verdim. Verdiğim cevaptan sonra bana sorulan sorunun asıl amacını daha iyi kavramış oldum.


18 yaşında delikanlıların peşinde koşan bir adamı ne yapacaksınız?

Bir an için ayaklarımın altından adanın toprağının kaydığı gibi bir duyguyla sersemledim, "Hişt, hişt!" sesi yankılandı kulaklarımda.

Hişt hişt! Sanem kendine gel, karanlıktasın....

Ama bıktım ben bu karanlıktan. Aydınlık günleri beklemekten bıktım. Elimize sunulan bir sürü ışık varken bu ışıkları görmeyip tam tersine anlamsız bir karanlık düşünce ve duygu yaratmak isteyen aptal yüreklerden bıktım.

Asıl konuşulması gereken konular dururken, anlamsız kişisel düşünce ve duygularıyla konuşan insanların kendilerini bir halt sanmasından bıktım.

En çokta insanların hadlerini bilmemesinden bıktım. Kendilerine bir ayna tutup gerçek ederini görmeden yorum yapan, beylik sözlerle iyi bir şey yaptığına inanan ve peşine bir sürü salağın toplanmasıyla ederini yüksek olarak gören mankafalardan bıktım.

Bu duygular içersinde 8 Ağustos gecesi İstanbul Haliç Kongre Merkezindeydim.


El Sistema öyle bir projeki bu sistemin önemi konusunda benim ülkemde kaç kişi haberdar acaba? diye sormaktan kendimi alamıyorum. Yapı olarak benzer özellikler gösterdiğimiz Venezuella için bir kurtuluş çaresi olabilmiş bir sistem. Kurtuluş olmanın dışında kendi ülkelerinin dışında bir çok ülke içinde bir umut kaynağı aynı zamanda.

Jose Antonio Abreu ve Dudamel önderliğinde konser öncesi El Sistema ve bu modelin Türkiye'de nasıl uygulanabileceği üzerine bir söyleşi gerçekleştirildi. Bu söyleşide neler konuşuldu, neler sunuldu? en ufak bir bilgiye rastlayamasınız benim ülkemde...

En kıytırık ülkelerde dahi böylesine büyük bir organizasyona ev sahipliği yapılırken en azından reklam amaçlı tanıtımlar yapılır. Benim ülkemde ise bilenlerle doğru orantılı bir bilgi akışı yapıldı. O da tam bir bilgi akışı asla olamadı.

İKSV Yönetim Kurulu Başkanı Bülent Eczacıbaşı konser öncesinde Jose Antonio Abreu'ya yaşam Boyu Başarı Ödülü verdi. Bu ödülü güçlükle Dudamel'in kolunda yürüyerek gelen Jose Antonio Abreu tüm mütevaziliğiyle kucakladı.

Yoksul ve suça eğilimli çocukların eğitimi için kurulan El Sistema nın ruhuna tamamiyle ters bir mantıkla benim kentim istanbul'da benim için çok büyük bir para demek olan, en ucuz bilet fiyatı (kdv vs. hariç) 90 tl vererek izleyip 9 ağustostaki konseri yıllarını müzik eğitimine vermiş biri olarak ekonomik nedenlerle gidememiş olmamı sayın İKSV yetkilileri nasıl algılar bilmiyorum. En ucuz bilet için dahi parası çıkışmayan ve ikinci gün konserini izleyemeyen bir müzik eğitimcisiyim ben. Çok kişisel bir düşünce gibi algılanabilir bu durum. Müzik eğitiminin kişilerde tek başına ve toplu olarak iş yapabilme yeteneği kazandırmak olduğuna inanan ve bu doğrultuda yıllarca çalışmış bir müzik eğitimcisi olarak olaya bakıyorum. İnsanın birey olabilmesinde en önemli faktör olarak gördüğüm düşünebilme, dinleyebilme yeteneğini kazandıran müzik olgusuna bizleri dahil etmeden yapılacak her türlü adım yararsız olacaktır.

Devletin verdiği üç kuruşla sadece yaşamını sürdürmekte olan müzik eğitimcilerinin her zaman olmasa bile bu son derece önemli konu da desteklenmesi gerekiyordu.

Halka açık bir konser olmalıydı en azından bu denli yüksek fiyatla olmamalıydı . İstanbul'un kalburüstü kişileri için düzenlenmiş gibi algıladığım çoğunlukla sadece" bulundum" diyebilmek adına orada olduğuna inandığım kişiler için düzenlenmemeliydi.

Evet ilk gün konseri; Tchaikovsky’nin Hamlet, Orkestra için Fa minör Fantezi Uvertür, Op. 67, Romeo Juliet, Fantezi Uvertür, Fırtına, Fa minör Senfonik Fantezi, Op. 18 ve Francesca Rimini, Dante’den Esinli Senfonik Fantezi, Op. 32 eserlerinin seslendirilmesiyle son buldu.

Tchaikovsky'i Kuğu Gölü ve Fındık Kırandan ibaret sananlar için oldukça zor dinlenebilecek bir repertuardı.

Orkestrayı oluşturan gençler Dudamel'in inanılmaz yönetimiyle değme büyük senfoni orkestralarına taş çıkaran bir maharetle sundular eserleri.

Çalışlarında bu genç çocukların kendilerinden emin ve müziği tüm hücrelerinde duyumsamanın getirdiği büyü kendini tam olarak hissettirebiliyordu.

Özellikle Dudamel, onlar için bir şef ten öte kendi içlerinden biri olarak bir eğitimci gibiydi. Tüm orkestra üyelerine sanki kendi çocuğuna dokunuyormuş gibi dokunabilen olağanüstü bir enerjiyle ulaşabiliyordu.


9 Ağustos 2011 deki konser ise Ravel’in Daphnis ve Chloë, Süit No. 2, Castellanos’un Santa Cruz de Pacairigua, Senfonik Süit, Chávez’in 2. Senfoni, “Sinfonia India” ve Stravinsky’nin Ateşkuşu Bale Süiti (1919) adlı eserleri ile son buldu.

Benim için hayatımdaki en anlamlı gündü. Bu orkestrayı canlı dinleyebilmek , Dudamel i bu denli yakından takip edebilmek ve inanılmaz saygı duyduğum Jose Antonio Abreu ile aynı havayı teneffüs etmek kelimelerle anlatılamaz.

Yurdumuzdan ayrılan bu olağanüstü orkestra ve kişilerden sonra minik minik tartışmalarla kamuoyuna bilgi verildi. Öyle cılız ve anlamsız konuşmalar yada programlardı ki asla benim ülkemde El Sistema gibi bir sistemenin oluşturulabileceğine inanmıyorum.

Dünyanın bu en büyük projesi ve kişileri ayağımıza kadar misafir olarak gelmişken konserde gözler en azından Kültür Bakanını arıyordu.

Ama biz , Köy Enstitülerini, Halk Evlerini kendi elimizle kapatmış, heykellerimizi çirkin ve ucube bulmuş, eğer bu sanatsa böyle sanatın içine tüküreyim diyen bir ülkede yaşayan bireyleriz.

Bizi yönetenlerin anlamsızlıklarında ona dur diyemeyen halkta suçludur.

Bir ayna da kendimize tutalım yada halkın halinden çok hoşnut olduğunun bilinciyle yaşayalım artık.

sanem uçar





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

yorumunuz incelendikten sonra yayınlanacaktır