29 Mart 2011 Salı

İthal Öğretmen



Bundan iki sene önce sevgili okulum yepyeni bir eğitim modeliyle eğitim öğretim yılına devam etme kararı aldığından, öğretmenlerini yurt dışında bir eğitim programı içerisine dahil etti.

Hiç beklemediğim bir anda bende kendimi İsviçre'nin Basel kentinde buluverdim.

Hizmet içi eğitim seminerlerine yurt içinde bir çok defa katıldım, dürüst olmam gerekirse bu eğitim seminerlerinin ne için yapıldığını hala anlayabilmiş değilim. Çünkü bu seminerlerden geçtikten sonra aynı tas aynı hamam misali kaldığımız yerden devam edeceksek harcanan onca emek boşa gidiyor demektir.

Bu sebeple yurt içinde bu konularda fazla iyimser olmayan ben, Basel' e de aynı duygularla gittim.

Seminer kapsamı içersinde ilk gün dünyanın her tarafından gelmiş müzik eğitimcileriyle bir arada olmak içimdeki karamsar duyguları bir anda dağıtıverdi. Hepsi birbirinden donanımlı, güleryüzlü öğretmenlerdi. Bu anlamda bizlere rehberlik edecek öğretmenimizin başkanlığında ilk günümüz birbirimizi tanımak ve ülkemizdeki müzik dersi ile ilgili çalışmaları karşılıklı olarak konuşmakla geçecekti.

Açıkcası bunu duyduğumda önce mideme bir kramp girdi. Kendi ülkemdeki anlamsız müzik eğitimi programını ve yaşadığımız zorlukları anlatmak hiç işime gelmiyordu. Neler söyleyeceğimi kafamda tasarlarken, bir yandan da dünyanın çeşitli ülkelerinden gelmiş müzik öğretmenlerini dinliyordum.

Hepsi düşünemeyeceğiniz kadar mutluydu. Ve anlattıkları yıllarca özlemini duyduğum şeylerdi. Gittikçe daraldığımı hissediyordum ki Avusturya'dan gelen bir müzik öğretmeni tam tersi şeyler anlatmaya başladı.

Çok mutsuzdu.

Bir anda onun mutsuzluğu benim mutluluğum oldu.

Anlattıkları bire bir benim ülkemdeki sorunlarla aynıydı. Yani Avusturya'da benzer sorunların olabileceğini hiç aklıma getirmezdim. Anlattıkça çoşuyordu ve ben hariç diğer tüm öğretmenlerin yüzünde kocaman bir hayret ifadesi oluşuyordu.

Bu kadarı da olmazdı hani!... olurdu, vallahi de olurdu, billahi de olurdu.

İnanılmaz!.... inanın , inanın!, daha neler var.

Konuşmasını bitirdikten sonra Avusturya'dan gelen bu müzik öğretmeninin aslında Uganda' da müzik öğretmenliği yaptığını öğrendik.Uganda sözcüğünü duyunca tüm yüzlere; " haaa şimdi oldu" ifadesi yerleşti ve benim suratım düştü doğal olarak.

Müzik eğitimi Uganda ile özdeş bir ülkenin müzik öğretmeniydim....

Tam on gün gerçekten müzik eğitimi üzerine olağanüstü çalışmaların, yeni tekniklerin öğretildiği, uygulandığı ve son derece güzel paylaşımların yapıldığı bir seminer oldu. Ben bu seminerden fazlasıyla bilgilenmiş olarak geri döndüm. Kuşkusuz bu imkanı bana sağlayan okuluma teşekkür borçluydum.

Şimdi beklentim, yediklerin içtiklerin senin olsun Sanem, öğrendiklerini bizimle paylaş ve neler yapabiliriz konusunda bir plan yapalım gibi çocukca bir beklentiydi. Asla böyle bir geri bildirim istemedikleri gibi, bu eğitim programından da vaz geçtiler.

İşte benim ülkem, dünyanın hiç bir yerinde görülmeyecek bir israfın kaynak merkezidir. Hem ekonomik anlamda hemde insan gücü anlamında plan ve programa sahip değildir. Var olan potansiyeli de yok etmek gibi bir meziyete sahiptir.

Çok öteye gitmeyelim sevgili bakanlığım yeni bir projenin içersinde.

360 bin öğretmen adayı atanmayı beklerken, böyle bir kaynak yokmuş gibi 40 bin yabancı öğretmeni ithal etme planı yapıyor.

Ve bunu yaparken kendi vatandaşını bir hiç yerine koyarak aşağıladığının farkında bile değil.

Kendi ülkemde yabancı öğretmenlerle çalıştım. Bunun ne anlama geldiğini bilmeyen biri de değilim. Genelde hiç bir meziyeti olmayan bu yurt dışından gelen öğretmenler ayağımızın bağıydı. Kendi öğretmenlerininin hukuksal anlamda hiç bir ihtiyacını karşılamazken yabancı öğretmenlerin hepimizden çok daha iyi koşulları kabul edilebilir bir şey değildir.

Anlamsız bir kıskançlık duyguları olarak kolaylıkla yorumlanabilecek bu düşüncem, bunun dışında bir gerçeği içinde barındırıyor. Her şeyin farkında olabilen beyinlerin beni anlayacağını biliyorum, farkında olmayanların da beni nasıl değerlendirirse değerlendirsin umrumda olmadığını söylemek zorundayım.

Milli Eğitim Bakanlığının her yıl 10 bin olmak üzere toplam 40 bin anadili İngilizce olan yabancı İngilizce öğretmeni istihdam edeceği projeyi protesto ediyorum.

Bu anlamda bir açıklama yapmayan ve bu anlamsız projenin neden, niçin yapıldığını dahi açıklama gereği duymayan, yıllarımı verdiğim bakanlığımı şiddetle kınıyorum.

İthal et getirerek ülkemizdeki hayvancılığı yok eden zihniyet şimdi hangi amaçların peşinde?

sanem uçar

26 Mart 2011 Cumartesi

Amedeo Modigliani



Benim için sıradışı bir ressam...

12 temmuz 1884 yılında Toskana İtalya'da dünyaya geldi.Yahudi kökenli ressam ve heykeltraştır.

Son derece hastalıklı bir bünyeye sahipti önce verem oldu arkasından tifoya yakalanınca okulu bırakmak zorunda kaldı. Okuldan ayrı kaldığı yıllarda sanata yönelerek resim dersleri almaya başladı. Bir kez daha vereme yakalanınca annesi onun daha çabuk iyileşmesi için Napoliye götürdü ve burada resim dersi almaya devam etti. Ders aldığı öğretmeni onun akademik bir eğitim alması gerektiğini söyleyince Floransa daki Güzel sanatlar okuluna başladı. Arkasından Venedik teki Güzel Sanatlar Akademisine kaydoldu. Venedik onun uyuşturucuya başlama yeri oldu ve sonunda beş parasız bir şekilde Paris e gitti.



Paris ise çok daha fazla bohem yaşayış tarzıyla alkol ve içki bağımlısı olmasını sağladı.

Uzun bir süre tedavi gördü tekrar sağlığına kavuştuğunda tanıştığı heykeltraş Constantin Brancusi onun heykele yönelmesini sağladı.

Sağlık nedenleri sebebiyle 1. Dünya Savaşına katılmak istese de askere alınmadı.

Arkadaşlarının cesaretlendirmesiyle 32 tablodan oluşan ilk kişisel sergisini açmış olsa da içinde çıplak kadın olmasından dolayı sergisi polis tarafından kapatıldı.



Ölümüyle ilgili çelişkili ifadeler mevcuttur. Yolda serseriler tarafından feci şekilde dövülmesi sebebiyle zaten hassas olan bünyesinin bunu kaldıramadığı ve şiddetli başağrısı sebebiyle menenjitten öldüğü söylenilse de dövülme olayının ölümüne sebep olduğuna inananlarda vardır.

Ancak en hazin i; 24 temmuz 1920 de toprağa verilmesinden sonra ikinci çocuğuna hamile olan eşinin beşinci kattaki evlerinden kendisini atarak intihar etmesi oldu.

İki çocuğu kız kardeşi tarafından büyütüldü.

Genelde yaptığı resimlerinde gözleri boyamamasıyla ünlenmiştir. Bir kaç resmi hariç yaptığı resimlerde gözler boyalı değildir.

Şiiri çok severdi. Yaptığı eserlerde bu şiirselliği yakalayabilirsiniz. Yalın, ince uzun formlarla belirlenen çizgisel uslup onun şiirselliğinin izlerini taşır.

Genellikle eserleri portre, ve nü dür.

Yaşamını anlatan 2004 yılı filmde başrolü Andy Garcia oynadı ve bu film büyük bir beğeni kazandı. Modigliani ile birlikte dönemin bir çok ressamınında gösterildiği film otobiyografik filmler arasında iyi filmlerden biridir.



Filmin Adı: Modigliani

Tür:
Biyografi / Dram

Yönetmen:
Mick Davis

Görüntü Yönetmeni
: Emmanuel Kadosh

Senaryo:
Mick Davis

Oyuncular:


Andy Garcia,
Miriam Margolyes,
Susie Amy,
Hippolyte Girardot,
Elsa Zylberstein,
Omid Djalili

Yapım:
2004, ABD / Almanya / Fransa / İngiltere / İtalya / Romanya

Yapımcı:
Philippe Martinez, André Djaoui, Stéphanie Martinez

Muzik:
Guy Farley

Film Süresi:
2 saat, 08 dk.




Ressamın bazı eserleri;


sanem uçar

23 Mart 2011 Çarşamba

Teneke Trampet (The Tin Drum)



Teneke Trampet okuduğum en ilginç kitaplardan biriydi. Kitabın yazarı Günter Grass bana göre sıra dışı bir edebiyatçı. 1927 yılında Almanya Danzig te dünyaya gelen edebiyatçı İkinci Dünya savaşının hüküm sürdüğü yıllarda bir genç olarak askere gitti ve askerde esir düştü. 1946 yılında geldiği Düsseldorf ta resim ve heykel eğitimi aldı. Şiir ve oyunlar yazmaya başladı ve nihayet 1959 yılında yazdığı Teneke Trampet (Die Blechtrommel) adlı romanıyla şöhreti yakaladı.

Gerçekten son derece çarpıcı bir romandır.

Grass, kendisiyle ilgili bilgiler verirken hiçbir zaman savaşa katılmadığını söylememişti. Hatta esir düştüğünü anlatmıştı. Ama bir gün Hitler’in seçkin birliği Waffen SS’e gönüllü olarak yazıldığını itiraf etti. Doğal olarak bu herkes için bir şok etkisi yarattı, hatta 1999 yılında kazandığı Nobel ödülünün geri alınacağı söylentileri yayıldı.

Açıkcası işin magazinsel tarafında hiç olmadım. Bu roman bir çok yönüyle mükemmel bir romandır. Tabuları yıkan bir yapısı vardır Günter Grass'ın. Hiç kimsenin ummadığı anlarda kendisinden beklenmeyen konu ve davranışları gösterebilen bir yapısı var.

Teneke Trampet yazarın yaşadığı çağ ile ilgili en çarpıcı açıklamaları içinde bulunduran bir romandır. Belki unutmak istediğimiz, yada hiç olmamışcasına yaşamımıza devam ederken yaşanılmışlıkları kendine özgü kurgusuyla bir kez daha gözlerimizin içine sokar.

Nasyonal Sosyalizm ve küçük burjuva kavramlarıyla ilgili olarak bu iki kavramın dünyanın başına bela olan yanlarını bir roman ile anlatabilmek gerçekten büyük bir beceridir.

Ona göre oluşan bütün felaketlerin hazırlayıcısı küçük burjavizidir.Eğer dünyaya Nasyonal Sosyalizm gibi bir olgu musallat olduysa bunda küçük burjuvazinin büyük katkısı vardır.

Haklıdır yada değildir bilemiyorum, ama 1933 yılında Hitler'in yapılan seçimlerde halktan yüzde doksan üzerinde bir oy aldığı da bir gerçektir ve doğal olarak son derece demokratik yollarla halkın desteğiyle gelen bu sesler kısa sürede hem ülkeyi hemde tüm dünyayı kana buladıysa düşüncesinde haklı olabilir.

İşte romanını da bu iz doğrultusunda geliştirmiştir. Ona göre küçük burjuvazi hala potansiyel olarak benzer hataları tekrarlayabilecek nitelikte olduğundan Oscar' a hiç büyümek istemeyen bir çocuk rolü vermiştir.

Romanın baş kahramanı Oscar gerçekten önemli bir karakterdir. Sıra dışıdır.

Üç yaşına geldiği zaman kendi isteğiyle büyümesine son verir Oscar. Büyümesine son vermiş olmasına rağmen onun gözünde ve anlatımıyla olayların örgüsündedir.

Post modern bir bakış açısıyla olayların gelişmesine tanıklık ederiz.

Yine Oscar'a son derece ilginç bir şekilde sahip olduğu bir ses verilmiştir yazar tarafından. Çıkardığı ses ile etraftaki tüm camları kırabilecek bir gücü vardır.

Aynı zamanda elinden hiç düşürmediği trampet te önemli sembollerden biridir.

Aynı adla filme de çekilen bu baş yapıtın filminde bana göre kitaptaki çoğu özelliği yakalayamıyoruz. Son derece başarılı bir film olmasına rağmen örneğin Oscar' ın bu çığlıkları ve trampeti kullanması izleyici için çok fazla tatminkar bir cevabı içinde barındırmıyor.

Neden Oscar böylesine çığlık atıyor, yada trampet çalmak onun vaz geçilmezi?...

Romanda ise bu yanıtları çok daha iyi bir şekilde anlayabiliyoruz. Bir kışkırtma aracıdır bu çığlıklar ve trampetten yankılanan sesler.

Bu arada filmde Oscar rolünü oynayan küçük oyuncu gerçekten övgülerin en büyüğünü hak ediyor bence. Olağanüstü bir performans göstermiş.

1979 yapımı bu film ve 1959 yılında yazılmış bu roman son zamanlarda sıklıkla aklıma gelmekte. Bir şekilde büyüklerin dünyasında yer almak istemeyen Oscar kimliğiyle hep çocuk kalmayı isteyen bir düşünce yapısının, dünyanın yozluğunu ve kokuşmuşluğunu böylesine güzel anlatan ender roman ve filmlerden Teneke Trampet i sıklıkla anımsamamın bir nedeni olmalı...

Ben bunun nedenini düşünürken filmin künyesini de yazayım eksik olmasın:)



Yönetmen:Volker Schlöndorff

Oyuncular;

Mario Adorf
Alfred Matzerath
Angela Winkler
Agnes Matzerath
David Bennent
Oskar Matzerath
Daniel Olbrychski
Jan Bronski
Andréa Ferréol
Lina Greff

Senaryo Yazarı:Jean-Claude Carrière , Günter Grass

Müzik:Maurice Jarre

Tür:Dram

Yapım Yılı:1979

Ülke:Almanya, Fransa, Polonya

Süre:142 dk.



sanem uçar

21 Mart 2011 Pazartesi

Belgeseller 5



Ara vermiş gibi gözüksem de aslında aradaki zaman diliminde bir kaç belgesel film izledim. Bu belgeselleri izlerken belgesel filmciliğin ne olduğu konusunda çeşitli düşünceler beynimde yankılanıyordu. Belgesel filmciliği sinema filmi ile karıştıranların bol olduğu bir ülkedeyiz. Bu anlamda ülkemizde doğru olarak yapılan bir çok belgesel olmakla beraber nereye koyacağımı bilemediğim bir çok eser de var ne yazık ki.

Sevdiğim belgesellerin, düşünce boyutuyla olduğu kadar duygu boyutuyla da etkileyen belgeseller olduğunu fark ettim. Var olan gerçeği aslına sadık kalarak yeniden yorumlamak gibi ele alırken , bana ders vermek gibi bir amaç gütmeyen, sürekli değişen ve hatta yok olan değerlerin bir sonraki nesillere aktarımında da rolü olabilecek bir etkisi olmasını bekliyorum.

Salt güzel ve doğru olanı değil, bunlarla birlikte yanlışları da ortaya koyabilen, son derece iyi bir gözlem yeteneği gerektirdiğine inandığım ve topluma gelecekteki günler için ışık tutabilen, hafızamızda çoğunlukla unutulmuş bir çok şeyi hatırlatan özellikleri olmalıdır diye de düşünüyorum.

Bu açıdan baktığımda belgesel filmcilik gerçekten son derece önemli bir rol oynuyor insan hayatında.

Bu duygular içersindeyken 14 mart 2011 tarihinde okuduğum bir haber çok sevdiğim Aşık Veysel ile ilgili güzel bir haber veriyordu;

Belgesel film yapımcıları Gülseren Suzan Menzel ile Jochen Menzel tarafından hazırlanan 55 dakikalık Aşık Veysel belgeselinin Almanya'nın Nürnberg kentinde büyük bir ilgiyle karşılandığını yazıyordu. belgeselin Aşık Veysel in doğduğu Sivrialan köyünden başlayıp , müzisyen Fazıl Say ın deyişlerini seslendirmesi ve tanınmış bazı sanatçıların onunla ilgili bilgiler vermesi, ve Aşık Veysel in kendi sesinden çalıp söylediği türküler izleyenleri çok mutlu etmiş.

Aşık Veysel gerçekten çok önemli ozanlarımızdan biri. Onunla ilgili olarak yapılan her çalışma ona olan vefa borcumuzu ödemeye yetmez . Bu anlamda ünlü gitarist Joe Satriani nin 2007 yılında ülkemize geldiğinde Aşık Veysel den etkilenmesi sonucu yaptığı albümde "Aşık Veysel " isimli çalışma gerçekten son derece anlamlıdır.



Bu anlamda Joe Satriani nin ülkemize geldiği 2007 yılında kendisiyle yapılan röpörtajı alıntılamak istiyorum;

"Albümdeki "Aşık Veysel" isimli çalışma, sanatçının Türk kültürünü ve Aşık Veysel´i tanıma sürecinde aldığı ilhamla ortaya çıktı. Satriani, Türkiye´de tanıtım çalışmalarını üstlenen yetkilinin Aşık Veysel´in müziğini hiç duymamış olmasına şaşırdığını belirterek, "Sonra bana Veysel´in 2 CD´sini verdi. Gerçekten çok etkilendim. Müzik sanki benim içimde yıllardır biliyormuşum gibi çınladı" açıklamasında bulundu.

Satriani, "Asik Veysel" adlı parçada da bu müziği ilk kez dinlerken yaşadığı deneyimi aktardığını belirtti.
Bu parçada bağlamanın sesini vermek için farklı bir teknik uyguladığını ifade eden Joe Satriani, "Hiç çalmadığım bir stilde çaldım. Gitarın sesi çok farklı duyuluyor bu parçada" sözleriyle Aşık Veysel´in kendisine verdiği ilhamı nasıl notalara aktardığını özetledi. "Andalusia" adlı parçada ise Aşık Veysel´in ruhunun yaşadığını dile getiren sanatçı, halk ozanının ruhunu İspanya´daki bir kasabada yaşıyormuşcasına parçaya aktardığını belirtti."

Bu parçayı dinleyelim;




21 mart 1973 yılında kaybettiğimiz bu büyük ozan için hazırlanan bir çok tanıtım filmleri yada belgeseller vardır. Can Dündar ' ın danışmanlığı yaptığı ,Hacı Mehmet Duranoğlu tarafından yazılıp, yönetilen " Küçük Dünyam" adlı belgesel Aşık Veysel'i bir çok yönüyle ortaya koyan belgesellerden biridir.




GALİBA DÜNYANIN SONUNA GELDİK


Galiba dünyanın sonuna kaldık
Gelin belli değil kız belli değil
Ne nasihat duyduk ne öğüt aldık
Sohbet belli değil söz belli değil

Dünya güzellendi tadı kalmadı
İnsanın edebi udu kalmadı
Günahın sevabın adı kalmadı
Hakikata giden iz belli değil

Aylarca yol çeken develer atlar
Onları kurtardı bu ferasetler
İnsanlar yol için taktı kanatlar
Yokuş belli değil düz belli değil

Hasta gönlün tedavisi zoraldı
Gizli sır kalmadı aşikar oldu
İrenkler çoğaldı boya bozuldu
Kumaş belli değil bez belli değil

Veysel nene gerek dünyanın hali
Kimi hasır dokur kimisi halı
Tam çalgıya karıştırdık kavalı
Davul belli değil saz belli değil

Kimdir Aşık Veysel?

1894 yılında Sivas’ın Şarkışla ilçesine bağlı Sivrialan köyünde dünyaya geldi. Oldukça dramatik bir yaşam öyküsü vardır. O dönemin nesnel koşullarında tanıdık bir dünyaya geliş öyküsü var.

Annesi Gülizar Ana, Sivrialan dolaylarındaki Ayıpınar merasında koyun sağmaya giderken sancısı tutmuş, oracıkta dünyaya getirmiş Veysel’i. Tabikii göbeğini de kendisi kesmiş, bir çaputa sarıp yürüye yürüye köye dönmüştür.

Dünyaya geldiği sıralar çiçek hastalığı her yeri kasıp kavururken Veysel den önce iki kız kardeşi çiçek hastalığı yüzünden yaşamını yitirmiş.

Ne yazık ki Veysel yedi yaşına geldiğinde bu hastalık yeiden salgın olarak görülmüş ve Veysel in sol gözü çiçek hastalığı sebebiyle kör olmuş. Sağ gözü biraz da olsa görmesine rağmen inek sağan babasının yanına gittiği bir gün değneğin ucunun girmesi sebebiyle o da kör olmuş.

Böylelikle ölümüne kadar görme yetisi elinden alınmış biri olarak yaşayacaktır Veysel.

Âşığı/ozanı bol bu diyarda evlerine sıklıkla gelen aşıklar Veysel in ilgisini çektiğinde babası ona bir saz alır ve ilk bağlama dersini babasının arkadaşı olan Çamışıhlı Ali Ağa’dan (Âşık Alâ) almış.

Karanlık dünyasını ozanlar sayesinde aydınlatmış. Uzun bir süre tanınmış ozanların şiirlerini ve türkülerini söyleyen Veysel 40 lı yaşlara geldiğinde kendi şiirlerini ve ezgilerini çalıp söylemeye başlamış.

Henüz yurt çapında tanınmadan önce ailesi içine kapanık Veysel in dünyasına Esma adlı bir genç kızı sokuyorlar. Esma ile olan evliliğinde bir kız ve oğlu dünyaya geliyor. Ancak oğlan çocuğu henüz on günlükken ölüyor. Veysel için bir büyük yıkım daha oluyor.

Ağabeysi Ali’nin bir kız çocuğu daha olunca çocuklara ve işlere bakması için bir azap (hizmetkar) tutuyorlar. Bu hizmetkar ileride Veysel’in bağrında açılacak başka yaranın sebebi olacaktır. Bir gün Veysel hasta yatarken, kardeşi Ali de keven toplamakta iken, Veysel’in ilk eşi olan Esma’yı kandırarak kaçırıyor bu yanaşma. Veysel’in acılı yaşamına bir acı daha ekleniyor böylece.

Karısı bir başına bırakıp gittiğinde Veysel’in kucağında henüz altı aylık kızı varmış. İki yıl kucağında gezdirmiş Veysel onu, ancak o da yaşamamış.

Ve Veysel in yaşamına ikinci eşi Gülizar hanım bu sıralarda katılıyor.

1931 yılı ise önemli. Çünkü 1931 yılında Sivas Lisesi edebiyat öğretmeni olan Ahmet Kutsi Tecer ve arkadaşları “Halk Şairlerini Koruma Derneği”ni kuruyorlar. Ve 5 Aralık 1931 tarihinde de üç gün süren Halk Şairleri Bayramı’nı düzenliyorlar. Bu hayatındaki dönüm noktalarından biridir.

Daha sonraları Veysel i köyünden ayrılmış olarak görüyoruz. Bu gezileri hemen hemen ülkenin dört bir tarafına olduğundan gittikçe tanınmaya başlamıştır bu arada.

1952 yılında İstanbul’da kendisi için büyük bir jübile yapılan Aşık Veysel’e, 1965 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin özel bir kararıyla aylık bağlandı.

Türkülerinde kendi özgü bir içtenlikle doğadan insan sevgisine hemen her konuyu işleyen Aşık Veysel, İstanbul Radyosunun ilk yayınlarında da türkü söyledi. 1941-46 arasında, Aşık Ali İzzet’le birlikte Köy Enstitülerinde halk türküleri ve bağlama dersleri verdi. Zamanla Veysel ve Ali İzzet’in temsil ettiği bağlama çalma ve türkü söyleme biçimi başlıbaşına bir tavır olarak yerleşti.

Aşık Veysel'in şiirlerinin toplandığı kitaplar;

Deyişler (1944),
Sazımdan Sesler (1950),
Dostlar Beni Hatırlasın (1970)
Bütün Şiirleri (1984) yıllarında yayınlandı.



Yaşadığı yıllarda halk müziğinin dışındaki müzisyenler için de Aşık Veysel büyük bir kaynaktı. Bu anlamda kendisiyle birlikte çalışmalar yapan sanatçılarımızdan birisi Fikret Kızılok tur.

Fikret Kızılok ve daha bir çok sanatçımız onun ezgilerini kendilerine göre yorumladılar.

Ayrıca bu büyük ozanın kendi sesi ve bağlamasıyla oluşturulan müzik kayıtları da bugün bizler için en büyük zenginliklerimizden biridir.







ALDANMA CAHİLİN KURU LAFINA

Aldanma cahilin kuru lafına
Kültürsüz insanın kulu yalandır
Hükmetse dünyanın her tarafına
Arzusu hedefi yolu yalandır

Kar suyundan süzen çeşme göl olmaz
Gül dikende biter diken gül olmaz
Diz diz eden her sineğin bal'olmaz
Peteksiz arının balı yalandır

İnsan bir deryadır ilimle mahir
İlimsiz insanın şöhreti zahir
Cahilden iyilik beklenmez ahir
İşleği ameli hali yalandır

Cahil okur amma alim olamaz
Kamillik ilmini herkes bilemez
Veysel bu sözlerin halka yaramaz
Sonra sana derler deli yalandır


Bu topraklarda yetişmiş büyük ozanımızı unutmak diye bir şey olmayacak. Dostlar onu hep hatırlayacaktır.



sanem uçar

13 Mart 2011 Pazar

Ama...



Elindeki dergiye göz atan kadının bir kaç adım ötesinde son derece kibar bir tartışma yapılmaktaydı.

İnsanların yüzünde birşeylerden sıkılmış olmanın izleri vardı. Belki bu sebeple bu kibar tartışmayı sessizce ve sanki hiç ilgilenmiyormuş bir edayla gizliden izliyorlardı.

Kadın elindeki dergiyi bir kenara bırakarak gülümseyen dudaklarla tartışmayı izlemeye koyuldu. Belli ki bir süre sonra bu kibar tartışmanın arasına katılacak sözlerin ne olacağı konusunda bir merak içindeydi.

"Bakın hanımefendi sizden rica ediyorum.... " şeklinde ki kibar sözlerine devam etmekteydi adam.

Aynı kibarlıkla karşılık veriyordu kadın da adamın cümlelerine;

"Tabiki sizi anlıyorum beyefendi, ama..... "

Ama diye başlayan cümlelerden korkun.

Hak verir gibi bir davranışı içinde bulundursa da "ama" lar aslında bir çeşit ret ediştir.

Kadın konuşmasının "ama" kısmını tamamlamaya kararlıydı;

"Çok doğru ve güzel söylüyorsunuz. Ve buradan bakınca yanlış yok. Yalnız hep kendi pencerenizden bakamazsınız ki dünyaya? Sakın yanlış anlamayın size bencilsiniz demiyorum ama .... "

Hay allah! bir tane daha " ama"

"Rica ediyorum hanımefendi ne demek istediğinizi anlıyorum. Emin olun başka pencerelerden de bakıyorum olaya ama... "

İnsanlar birbirilerini anlamamaya kararlıysa genellikle "ama" ların çoğaldığını gördüm. Yanılıyor olabilirim diye aklından geçirdi dergi okuyan kadın.

"Anlıyorum beyefendi ama işi uzatmanın gereği yok. Burada her istediğinizi yapamazsınız. Son derece uygar bir şekilde düşüncelerinizi ortaya koyuyorsunuz ama.... "

Çevredekiler merakla gelişmeleri beklerken bizim dergi okuyan kadının yüzünde gülümsemeler daha da belirginleşiyordu.

"Rica ederim hanımefendi, mesele sadece düşüncelerimi ortaya koymak değil, bir insan bir cevap vermiş ve benimde ona karşılık vermemden daha normal ne olabilir acaba? "

Aaaa işler iyice karışmaya başlıyordu ve olaya dalıvermenin tam zamanıydı....

"Bakar mısınız ?" diye kendini ortaya atıverdi dergi okuyan kadın.

Yeni bir soluk olduğundan mıdır, yada insanların merakından mıdır bilinmez, başlar dergi okuyan kadınımıza doğru hızla çevrildi.

"Kardeşim deminden beri "ama", "ama" deyip duruyorsunuz ve konunun ne olduğunu çok fazla merak etmememe rağmen bitmek bilmeyen cümlelerinizle işin özünü bir türlü yakalayamıyorsunuz....

Tartıştığınız konunun önemi yok benim için. Kibarlığınıza da saygı duyuyorum. Bütün bunları yüksek sesle yaptığınız sürece sizlere karışma hakkını kendimde bulduğumdan aranızdayım. "Ama" larınız, "teşekkür ederim" leriniz, "rica ederim" leriniz büyük bir kibarlığın için de kabalığı barındırıyor.

Akıp giden bir süreç var yaşamın her yerinde. Kesintiye uğratma hakkınız yok hiç bir şeyi, ne adına olursa olsun, hem de kibar bir şekilde...

Anlamadınız değil mi ne demek istediğimi ? Kibar, şaşkın bakışlarınızdan belli bu zaten. Anlamanızı da beklemiyorum, dergi okumama engel oldunuz hem de son derece kibarca. Kesintiye uğrattınız bütünlüğümü, okuma eylemimin yarım kalmasına sebep oldunuz...

Ama bunların hiç birinin önemi yok değil mi? Çok kibarsınız ya bende kibar konuşamayanlardanım, bu sebeple şu anda dangalağın biri oluverdim şaşkın bakışlarınızda. Muhabbetinize dalıverdiğim için de saygısız ilan edilirsem hiç şaşırmam. Ama başta söyledim ben kibar değilim diye....

Bir köşe bulmuşum bu dar dünyada kendimle baş başa kalacak, ama sizler kibar yüksek seslerinizle aranızdaki muhabbeti dışarıya kadar taşımakta ustasınız. Bunu yaparken başkalarının sınırlarına ne kadar girdiğiniz farkında bile değilsiniz.

Benim sözlerim anlamsız gelir sizin kulaklarınıza, susacağım merak etmeyin ama bitirin şu "ama" larınızı, "teşekkür" lerinizi, "rica ederim" lerinizi...

Kibar olduğunuzu bildiğimden bana cevap vermeyeceğinizi biliyorum...."

Dedi ve dergisini okumaya devam etmeye çalışırkan kuşların kanat çırpınışları karıştı bir anlık sesssizliğin arasına...

sanem uçar

8 Mart 2011 Salı

Kar Yağarken



Bugün 8 mart 2011 ve efsunlu kent güne kar yağışıyla uyandı. Henüz etrafı bembeyaz toz bulutu kaplamış değil ama penceremden karın lapa lapa salınarak dökülüşünü izleyebiliyorum.

Öyle nazlı bir dökülüş ki bu....

Bu soğukluğun farklı bir sıcaklığı da var...

Müzik eğitimcisi Erdoğan Okyay bir kış gününde öğrencilerine kışla ilgili , karla ilgili bir şarkı öğretecekken bir öğrencisinin yüzünün asıldığını fark ediyor. Yanına gidip, neler olduğunu sorduğunda öğrencisi şu yanıtı veriyor;

"Ama öğretmenim, siz kışın güzelliğinden, karın güzelliğinden söz ediyorsunuz ya ben hiç sevmiyorum kışı!"

"Neden? " diye soruyor Erdoğan Okyay...

Öğrencinin cevabı hepimizin okul sıralarında öğrendiği bir şarkının sözlerindedir...

Gelme kış gelme !
Yağma kar yağma !

Köylümü , kentlimi

Soğukta koyma.


Odunun var mı yakacak?

Evin var mı barınacak?

Kış geldi kar yağacak
Yoksullar ne yapacak?


Bu gerçekleri bilmeyen biri değilim. Ama bunların hiç birinin suçu ne kıştadır ne de kar da. Doğanın muhteşem döngülerinden ve güzelliklerinden biridir sadece.

Nazlı nazlı dökülen bu beyazlık ister istemez seneler öncesine götürüyor beni. Doğanın tüm güzelliğinin her mevsimiyle başka bir güzellikte yaşandığı Van iline...

Büyük şehirlerde yaşayan bizler aslında kara ait güzelliklerin ne kadarının farkındayız ? Kar yağışı genellikle gri bir havayı getirir diye biliriz. Oysa Van da masmavi bir gökyüzünden beyaz beyaz inebilir kar...

Resimlerini gördüğünüz kar kristallerini çıplak gözle görebilirsiniz...

Ve bir yağmaya başladığında uzun zaman sizinle birlikte olacak demektir aynı zamanda. Bu sebeple hazırlıklı olmalısınız.

Kerpiç bir evde yaşamanın epey zorlukları vardır. Böyle kerpiç bir evde yaşadım uzun süre. İlk geldiğim zamanlar sabahın köründe kadınların evlerin damlarında birbirleriyle yaptığı muhabbete hiç anlam verememiştim. Ne zamanki naylonla kaplı tavanım kar suyunun damlayarak birikmesi sonucu bir gece vakti üstüme su olarak dökülmesiyle uyandığımda karın da süpürülmesi gerektiğini öğrenecektim.

Evet, sıcacık yatağınızdan kalkıp giyinmek ve elinize bir mecrefe alıp sabahın seherinde dama kar süpürmeye çıkmanın kendine özgü güzelliği de olacaktı yaşamımda...

Piyanoya dokunan parmaklarım Van da kerpiç bir evin damında kar süpürürmek için donarken şimdiye kadar hiç duymadığım türküleri duymanın keyfini de yaşayacaktım. Bir süre sonra Van lı kadınlarla bende türkü söylemeye başlayacaktım. Hemde hiç bilmediğim bir dille söylenen türküler.

İnsan denilen varlığın özellikle kadınsa, bulunduğu ortama kolaylıkla uymasının ardındaki kahkahaların yada gözyaşlarının anlamlarını öğrenecektim.

Kadınlar gününde ki bugünü salt emekçi kadınlar diye ayıranlara inat tüm kadınların emekçi olduğuna inanan ben, penceremden karı seyrederken yaşamıma dokunan -dokunmayan tüm kadınlara sevgilerimi gönderiyorum.

sanem uçar

2 Mart 2011 Çarşamba

Suçlu değilim....



Bu ülkede olup biteni anlama telaşında olmayı çok uzun zamandır terk etmiş olmama rağmen, gün be gün artan anlamsızlıklar yüzünden şaşkınlığın ötesinde bir kaygı yaşıyorum.

Sansürcü ve baskıcı düşünce yapısı bizi yönetenlerin sanki genetik şifresinde kodlanmış bir şekilde duruyor. Demokrasi, eşitlik vb gibi evrensel sözcükler hiç bir zaman anlamını bulamadı benim ülkemde.

Daima ama daima; " Benim gibi düşüneceksin, benim davama hizmet edeceksin , yoksa seni önce ret eder, ayrıştırır ve ötekileştirim bu da senin sonun olur.." mantığı egemen oldu.

Sevgili halkım da ucu daima kendisine dokunduğunda sesini çıkarabildi. İnsan olmanın erdemlerini kendine ilke edinmiş kişilere de bedeller ödetildi.

Şu anda;

"Yayın hakları Digiturk’e ve Lig TV’ye ait olan maçlar, bazı internet siteleri tarafından kanunlar hiçe sayılarak yayınlanmaktadır.
Kanunların kurumumuza yüklediği bütün yükümlülükler eksiksiz yerine getirilip içerik ve yer sağlayıcılar defalarca uyarılmasına rağmen internetten illegal yayın yapılmasına son verilmemiştir.,

Son çare olarak yüce Türk mahkemelerine başvurulup illegal yayınları yapan sitelerin verdiği zararın durdurulması talep edilmiştir. Mahkeme yasal olarak her şeyin yapıldığını ve ihlalin hala durdurulmadığını tespit ederek bu sitelere erişimin engellenmesi kararı vermiştir.

Bu kararın uygulanması ile birlikte blogspot’ta bazı bloglar’a da erişimde problemler ortaya çıkmış olup, bu problemlerin tek sorumlusu uyarıldığı halde illegal içerikleri yapan sitelerin yayınını ısrarla durdurmayan Google ve Blogspot’tur.


Halkımızdan almış olduğumuz destekle Türk futboluna yaptığımız yatırımlarla birlikte, illegal maç yayınlayan kişi yada kişilerle mücadelemiz devam edecektir."


Şeklindeki son derece ulvi bir gerekçeyle ;

Türkiye'nin en çok tercih edilen blog sitelerinden, Google'ın ücretsiz blog servisi Blogspot'a erişim Diyarbakır 5. Asliye Ceza Mahkemesi’nin 14.01.2011 tarih ve 2011/156 D iş sayılı kararı ile engellenmiştir.

Ne kadar demokratik ve doğru bir karar değil mi?

Suç işleyen herhangi bir site yada blog varsa o siteyi yada bloğu kapatmak yerine hiç bir ayrım gözetmeksizin bu kararı tüm bloglara uygulamak anlaşılabilecek bir şey değildir.

Dahası bu davranış şekli yıllardan beri uygulanan antidemokratik davranışların bugünün ötesinde, gelecek günler için de kara bir göstergedir.

Blog sahibi olmam yada olmamam bu anlamda beni hiç ilgilendirmiyor. Kuşkusuz burada herhangi bir şey hazırlarken emek verdiğimi biliyorum. Bizlere; "emek en yüce değerdir" diye öğretildiğinden ve buna inandığımdan bu haksız uygulamayı emeğe karşı duyulan korkunun bir ifadesi şeklinde ele alıyorum.

Gün, her anlamda yaşadıklarımızdan yola çıkarak düşünmek ve gerçek anlamda "yeter!" diyebilmektir.

Ben bu anlamda bir suç işlemediğim halde, bana bir suçlu gibi davranılmış olmasını kabul edemiyorum. Burada yazdığım yada yazacağım yazılar söz konusu "ben"olduğumda çok fazla önemli değildir. Her zaman her yerde duygular yada düşünceler ben var olduğum sürece benimle olacaktır...

Bu sebeple olayı bireyleri yok saymak anlamında ele alıyorum. Bu da bir insanlık suçudur.

sanem uçar