-Edip Cansever etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
-Edip Cansever etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
10 Eylül 2013 Salı
Mendilimde Kan Sesleri
Edip Cansever'i keşfettiğimde kaç yaşımdaydım hatırlamıyorum. Hatırladığım; o an aldığım haz. Alıştığım şiir biçimine benzemeyen yapısıyla bir anda beni sarıp sarmalaması. Ve bugün bile her defasında sanki ilk kez okuyormuşum gibi tüm ruhumu saran sıcaklık.
Türk Edebiyat tarihine II. Yeni diye geçecek yeni bir şiir anlayışının en usta kalemlerinden biri.
Türk şiirinin en yaratıcı ve özgün şairlerinden biridir. Kendine özgü bir şiir dili oluştururken şiirlerinde benzer temalar, yapı, dramatik özellikler ve özellikle hemen her şiirinde rastladığımız dekorlar, imgeler kendine özgü şiir dilinin oluşmasını sağlarken "Mendilimde Kan Sesler"i şiirini hep farklı bir yere koymuşumdur. Son zamanlarda sıklıkla aklıma gelen şiirlerden biridir.
Genellikle bireyi konu olan şiirlerinin dışında bir şiirdir "Mendilimde Kan Sesleri".
İdeolojik bir yaklaşımın dışında bireyin gözüyle topluma bir bakıştır bu şiir. Nasıl da güzeldir ve aradan onca yıl geçmesine rağmen ülkemizde olup bitenlere baktığımızda değişmeyen bir yazgıyı belki de en iyi anlatan şiirlerden biridir.
Evet bugün de haykırarak sormak isterim;
"Ahmet abi, güzelim, bir mendil niye kanar
Diş değil, tırnak değil, bir mendil niye kanar?
Mendilimde kan sesleri."
Mendil kanamaya devam ediyor. Bitmiyor acılar ve sıkıntılar...
Çünkü bir bıçak gibi saplanmıştır tüm hücrelerimize.
Mendilimde Kan Sesleri
Her yere yetişilir
Hiçbir şeye geç kalınmaz ama
Çocuğum beni bağışla
Ahmet Abi sen de bağışla
Boynu bükük duruyorsam eğer
İçimden öyle geldiği için değil
Ama hiç değil
Ah güzel Ahmet abim benim
İnsan yaşadığı yere benzer
O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer
Suyunda yüzen balığa
Toprağını iten çiçeğe
Dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine
Konyanın beyaz
Antebin kırmızı düzlüğüne benzer
Göğüne benzer ki gözyaşları mavidir
Denize benzer ki dalgalıdır bakışları
Evlerine, sokaklarına, köşebaşlarına
Öylesine benzer ki
Ve avlularına
(Bir kuyu halkasıyla sıkıştırılmıştır kalbi)
Ve sözlerine
(Yani bir cep aynası alım-satımına belki)
Ve bir gün birinin adres sormasına benzer
Sorarken sorarken üzünçlü bir görüntüsüne
Camcının cam kesmesine, dülgerin rende tutmasına
Öyle bir cıgara yakımına, birinin gazoz açmasına
Minibüslerine, gecekondularına
Hasretine, yalanına benzer
Anısı işsizliktir
Acısı bilincidir
Bıçağı gözyaşlarıdır kurumakta olan
Gülemiyorsun ya, gülmek
Bir halk gülüyorsa gülmektir
Ne kadar benziyoruz Türkiye'ye Ahmet Abi.
Bir güzel kadeh tutuşun vardı eskiden
Dirseğin iskemleye dayalı
-- Bir vakitler gökyüzüne dayalı, derdim ben --
Cıgara paketinde yazılar resimler
Resimler: cezaevleri
Resimler: özlem
Resimler: eskidenberi
Ve bir kaşın yukarı kalkık
Sevmen acele
Dostluğun çabuk
Bakıyorum da simdi
O kadeh bir küfür gibi duruyor elinde.
Ve zaman dediğimiz nedir ki Ahmet Abi
Biz eskiden seninle
İstasyonları dolaşırdık bir bir
O zamanlar Malatya kokardı istasyonlar
Nazilli kokardı
Ve yağmurdan ıslandıkça Edirne postası
Kıl gibi ince İstanbul yağmurunun altında
Esmer bir kadın sevmiş gibi olurdun sen
Kadının ütülü patiskalardan bir teni
Upuzun boynu
Kirpikleri
Ve sana Ahmet Abi
uzaktan uzaktan domates peynir keserdi sanki
Sofranı kurardı
Elini bir suya koyar gibi kalbinden akana koyardı
Cezaevlerine düşsen cıgaranı getirirdi
Çocuklar doğururdu
Ve o çocukların dünyayı düzeltecek ellerini işlerdi bir dantel gibi
O çocuklar büyüyecek
O çocuklar büyüyecek
O çocuklar...
Bilmezlikten gelme Ahmet Abi
Umudu dürt
Umutsuzluğu yatıştır
Diyeceğim şu ki
Yok olan bir şeylere benzerdi o zaman trenler
Oysa o kadar kullanışlı ki şimdi
Hayalsiz yaşıyoruz nerdeyse
Çocuklar, kadınlar, erkekler
Trenler tıklım tıklım
Trenler cepheye giden trenler gibi
İşçiler
Almanya yolcusu işçiler
Kadınlar
Kimi yolcu, kimi gurbet bekçisi
Ellerinde bavullar, fileler
Kolonyalar, su şişeleri, paketler
Onlar ki, hepsi
Bir tutsak ağaç gibi yanlış yerlere büyüyenler
Ah güzel Ahmet Abim benim
Gördün mü bak
Dağılmış pazar yerlerine benziyor şimdi istasyonlar
Ve dağılmış pazar yerlerine memleket
Gelmiyor içimden hüzünlenmek bile
Gelse de
Öyle sürekli değil
Bir caz müziği gibi gelip geçiyor hüzün
O kadar çabuk
O kadar kısa
İşte o kadar.
Ahmet Abi, güzelim, bir mendil niye kanar
Diş değil, tırnak değil, bir mendil niye kanar
Mendilimde kan sesleri.
Edip Cansever
Etiketler:
-Edip Cansever,
-Mendilimde Kan Sesleri,
-Şiir
15 Temmuz 2013 Pazartesi
Tatil Ne Güzel
Tatil harika bir şey...
Hele oldukça yoğun geçen günlerin ardından kendini sıfırlamak adına alışagelmiş tatil alışkanlıklarının çok ötesinde bir şeyler yapabilmek ayrı bir güzel. Evet şehire yakın, ama aynı zamanda şehirden uzak, orman içinde bir yerde kuş sesleriyle uyanmak pekte alışık olmadığımız bir durum olması sebebiyle bana inanılmaz keyifli geldi. Sesa Şile evleri işte tam da böyle cennetten bir köşe.
Ben yolculukların uzunluk ya da kısalıklarına bakmaksızın hayatımızda önemli bir yer tuttuğuna inananlardanım. Her yolculuk biraz değiştirir insanı.Kendi alışkanlıklarımızın dışına çıktığımız anda flu olan her şeyin bana göre netleştiği alanlardır yolculuklar. Hiç alışık olmadığımız başka bir yerde, hiç tanımadığımız yeni insanlar hayatımızı sorgulamamızda en önemli etkenlerden biridir.Yolculuklarımızda kendimizi ve alışkanlıklarımızı yanımızda taşımadığımız ölçüde önümüze açılan yeni pencereden dışarıya bakabilirsek alıştığımızın seslerin dışındaki sesler kendimize verebileceğimiz en güzel ödüldür.
Çok sevdiğim şair Edip Cansever bir yolculuğa çıkarken ; "Neler Almalıyım Yanıma" diye sormuş dizelerinde;
" şiir için: yılgı, sessizlik, yavaşlatılmış uyum
acı için: bir kandil, bir tütün kesesi, bir iskemle kırık- çocuklar kapı önlerinde otursunlar, oynasınlar yada-
düş için: kendini denizde sanan o bunak kaptan- gerekli çok-
şarkı için: kalmadı üstümde tek dize- ama- o dizelerin sesi var,
ilk ağızdan çıktıkları günkü gibi, pespembe renkleriyle-
zaman için: yer değiştiren gölge- yeterli-
mevsimler için: portakal, böğürtlen, ayçiçeği
aşk için: unutkanlık ya da
dikkatle kullanılan ve değiştirilebilen bir kaç anı
öfke için: marks, lenin, vb.
okumak için: dostoyevski, marquez, sait faik- başkaca kim olabilir düşünmeli-
şiirse, elbet
akdeniz şairleri.
keser, çivi, kerpeten
çanak çömlek
gerekli hepsi
bir kayık kıyıda
akşam serinliği, ürperti
ve sazlıkların orada
orada sazlıkların
bir sabah erken
güneş doğmadan daha
birden bire ikimiz
kötüler gibi bir şiiri
arar gibi kendimizde belli belirsiz."
Demiş. Nasıl da güzel anlatmış kendisini, hayallerini, umutlarını, umutsuzluklarını.....
ve sonra eklemiş;
“sahi
neler almalıyım yanıma
bir kapı açıldığında hemen
söylenen ilk sözler gibi
önceden pek düşünülmemiş
-düşlerde yaşayan belki- birkaç eşya.
demin yanımdan
ufacık bir kertenkele geçti
ve yitti birdenbire
gözlerimdeki kırmızı taşlar arasında
çocuğum kopar o gülü
geri ver ona sonra
güle
geri ver, geri ver!
ah düşsel yolculuk
bir sürü yolculuktan kalma.
güle sor sen en iyisi
dilini kanatmadan...
Benim yolculuğumda, benimle saklambaç oynayan bir güneş vardı. Bulutların arasından zaman zaman kendini gösterse bile ha yağdı ha yağacak şeklindeki gri bulutların arasından göz kırparken, gözünü kırpmadan bulutların şekillerini incelemek ve onları herhangi bir nesneye benzetmenin çocukluğumdan kalma oyunu.
Ne kadar çok unutmuşuz kendimizi.
Yemyeşil ağaçların arasından ıslık çalan rüzgar kendi melodisini fısıldarken en güzel müzik şölenini sunuyordu. Muhteşem bir orkestraydı doğa. Farklı seslerde şakıyan kuşların cıvıltılarının doğayla inanılmaz uyumunda ortaya çıkan armoni hiç bir bestecinin başaramayacağı bir yalınlıktaydı.
Bugün Pazar şiiri vardır ya Nazım ustanın;
Bugün pazar.
Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar.
Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün
Bu kadar benden uzak
Bu kadar mavi
Bu kadar geniş olduğuna şaşarak
Kımıldamadan durdum.
Sonra saygıyla toprağa oturdum,
Dayadım sırtımı duvara.
Bu anda ne düşmek dalgalara,
Bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım.
Toprak, güneş ve ben...
Bahtiyarım..
İşte tıpkı bu şiirde olduğu gibi hemen herşeyi ilk defa gören ve anlamlandırmaya çalışan bir çocuk mutluluğuyla "neler bırakmalıyım?" dedim kendime döndüğümde...
Yemyeşil ormanların arasına, kuşların fısıltılarına yüklerimi boşalttım.
Kocaman bir sessizlik, ne güzelmiş...
Etiketler:
-Edip Cansever,
-Şiir,
Nazım Hikmet,
Tatil Ne Güzel
8 Kasım 2012 Perşembe
Manastırlı Hilmi Bey'e Mektuplar
I. Mektup
“işte şu yağmurlar, işte şu balkon, işte ben
işte şu begonya, işte yalnızlık
işte su damlacıkları, alnımda kollarımda
işte yok oluşumdan doğan kent
hiçbir yere taşmıyorum, kendime sızıyorum yalnız
ben dediğim koskocaman bir oyuk
koltuğun üstünde, aynadaki yansıda
bir oyuk! sofada, mutfakta, yatağımda
yaşamayı tersinden kolluyorum sanki
yetişip öne geçiyorum sık sık. sözgelimi
bir iki saatte bitiyor bir mevsim
iyi
bugün pazartesi mi? kapının, pencerenin durumu
salıyı gösteriyor.
salondaki büyük saati sattım
saatin ölçebileceği
herhangi bir zaman parçası yok
gittiği yeri bilmeyen böcekler gibiyim
bir oyuğa, oyulmuş bir yaşama
ne gereği var ki saatin
balkona çıkıyorum sürekli
yollar yollar yollar katediyorum sanki böylece
bir semtin ilk rengini alıyorum
örmeğin ümraniye’de bir çay bahçesindeyim
bazen
anılardan anılara bir yol
ve
anılardan anılara sallanan bahçe
hangi yaprağı koparsam son anı avucumda kalıyor
iyi.
yeniköy’de bir kahve içer miyiz, dedim bu sabah
bu sabah bu sabah
oralı olmadı kimse -pazartesi miydi-
oyuğumdan çıkmıştım tam, begonyamsa güller içinde
nasıl?
güllerse güller içinde yani
ve balkon demirinde bir martı. dedim ki
deniz şuralarda bir yerde olmalı
çıt yok
sanki dünyadaki bütün çay ocakları kapalı
ve göklerden tepelere inen bir sokak
ya da bir akarsuyum ben
denizse
şuralarda…
yok önemi bir iki gün kaldı -martı-
balkonda
deniz de öldü sonra, martı da
iyi iyi.
suyu tutmak gibi bir şeydi hepsi
günler -seni anımsadığım zaman-
birden kurtuluş’tan taksim’e giden bir tramvay görüntüsü
mavi bir elektrik çakımı tellerde
sanki kar yağıyor da sürekli, tepebaşı’ndayız
karlar gıcırdıyor ayaklarının altında
besbelli gümüşsuyu’ndayız. rus lokantasındayız
-ne tuhaf, biz her zaman her yerdeyiz ikimiz-
şarap içmişiz, üşüyoruz
ikimiz ikimiz ikimiz
böyle birkaç defa ikimiz
sonra ki bir fotoğrafa dönüşüyor her şey
nasılsa
sarı emmiş, mordan çekinmiş, kahverengi bir fotoğrafa
sahi, kalınca bir şeyler giyinmeliyim ben
üşümüyorum da
bende herkes var, diyen bir kızın titrek
sesleri dökülüyor kucağıma
dudaklarım kan mavisi bugün.
biz burada iyiyiz, biz burada çok iyiyiz.
biz burada kırk yaşındayız hepimiz
dördümüz bir kişiyiz de ondan
içimizden biri uyuyor olsa, falan filan
onu bekliyoruz bir kişi olmak için
evet evet, yanılmıyorum ben
bir iki kişi kaldığımız zaman yanılabilirim
doğrusu ya
yanılmak her şeyi yeniden görmek gibi bir şey oluyor
duvardaki vitray, begonya
begonya, vitray
kurtuluş’la asmalımescit birbirine geçiyor
bir tramvayın durmasıyla durmaması arasındaki ayrım
karanfil kokuyorsa biraz
yeni koparılmış bir demet karanfilim ben
saçlarım soğuk ve uzun.
ne diyordum? yağmurlar, evet
üşümüyorum ürperiyorum sadece
biçimini zorlayan bir kedi gibi
dur biraz
kapı çalındı, hayır telefon
telefon kapı telefon
ikisi birden mi yoksa
yoksa
ne telefon ne kapı
bir şimşek sesi hiç olmazsa
o da değil
ses filan duymadım ki ben
yuvarlandıkça büyüyen
bir kartopunun yumuşak sesi mi? belki
iki sesi taşıyan bir ses
neden olmasın
biraz önceki gibi
üstümden biri kalkmıştı -yok canım-
öyle değil, bir gölgeydi hepsi hepsi
yer değiştiren gezgin bir gölge
bahçedeki ceviz ağacından
içeri sürüklenen.”
II. Mektup
susmanın su kenarındayız bugün
ne kadar sevgiyle konuşsak -konuşuyoruz da-
korkuyoruz gözgöze gelince hilmi bey
korkuyoruz
sanki gözler rakiptir de birbirine -öyle değil mi-
ve bir yokuştan iner gibi oluyoruz
bir yokuştan bir yokuşa sürekli
- nereye?
- bilmem ki
ellerimizde alkol sesleri, saçlarımızda
alkol sesleri
dağlarımızda, içdenizlerimizde
ve günler günlerin içinde öyle yavaş ki
yerine saplanıyor bir sürahi
pencereler şaşkın
perdeler bir uzak yol kadar uzun
ve balkon
kendi dudaklarında şimdi
donmuş bir tavus kuşu
bir tavus kuşu yontusu belki
ne tuhaf
demin de aşağıdan bir bando geçti
sormak isterdim sana
bir bando şefinin hüznü nedir hilmi bey
bir bando şefinin uykusu
nasıl bir uykudur ki hilmi bey
ne kötü
elimde bir çiçekle yaz geçti.
ve bugün
çepçevre oturduk masanın başına gene
bezik oynadık hilmi bey -her gün oynuyoruz ya-
giysisiz, sadece kombinezonlarımızla -öyle işte-
oda çok sıcaktı -lal renkli çini soba-
seniha korse takıyor, yahudi matmazel
nerdeyse çıplaktı -terliyor terliyor terliyor-
ve cemal bir köşeden bize bakıyordu
bakmıyor gibi bakıyordu
durmuyor gibi duruyordu da
benim anlamadığım işte bu
dün dudağını kesti çarşıda
kırmızı bir balıkla oynuyordu
öptü bir ara balığı -neden-
öperken dudağını kesti
balık da kırmızıydı, kan da
ve balık yüzerekten geçti -gördüm iyice-
dudaklarından
durdu cemal gibi biraz ötede
durmuyor gibi durdu
ağlamadı, hiçbir şey söylemedi
bu çocuk anlaşılmayanın ta kendisi
yalnızca sordu, bu yüzden sana soruyorum ben de
melekler dişi midir hilmi bey
dişidir diye tutturdu
yani ben..
öyleyse neyim
elimde bir yapma çiçekle.
adım cemile ya, çok seviyorum adımı ben
çocukluğudur insanın adı
cemal şimdilik cemal'dir -evet, öyledir-
benimkisi bir anımsama -cemile-
cemal - cemile: yeni fışkırmış bir marulun sesi
ezilmiş iki vişne
ve akşam
akşam ki sallanacak hamağını buldu
buluyor
sular menekşelendi hilmi bey
karpuz lambanın altında
yorgunum biraz -bütün gün içtim-
hepimiz içtik
cemal odasından çıkmadı hiç
tangolar çaldık üstüste
eski tangolar -bin dokuz yüz on beşlerde ne vardı
ben pencereden bakarken
kimseler ölmemişti
ölüm diye bir şey yoktu ki hilmi bey
var mıydı?-
yüzümden bir şeyler aktı aktı
içim de menekşelendi hilmi bey
gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk
hiçbir yere gitmiyor.
nedense odasına kapandıkça cemal
soyundukça soyunuyor yahudi matmazel
hırslı bir dişi gibi
ester, diyorum, ester
gülümsüyor hafifçe
bir başka gülümsemeyi karşılar gibi
öpüşürken gördün mü sen iki öpüşmeyi
hilmi bey
tam öyle
hızla giyiniyor sonra, dışarı çıkıyor
üç kişi kalıyoruz birden
yeni ısırılmış bir elma gibi kalıyoruz
parlıyor yeşil tarafımız kendi aydınlığında
içimde bir soğukluk
dışımda bir begonya.
karanlık iyice dışarısı
rakımızı bitirdik -üçümüz-
cemal odasından çıkmıyor
birazdan ester de gelecek
koltuğa çökecek, bir sigara yakacak
gene bir haç gibi olacağız dördümüz
bir evin içinde kocaman bir haç
kutsal değil, kirli
coşkulu değil, kırık dökük
sevinçle çekeceğiz onu kendimize.
III. Mektup
yaşamaya yerleşiyor seniha
kendi yaşamına
-güvercinsiz bir avlu mu? olabilir
sırları dökülmüş bir ayna?-
oysa çok geçti
yıllar yıllar yıllar
her geçen yıl elinde sanki
yıprak, filizi yıllar
'şey' sözcüğü gibi bağıntısız
ağaççileği gibi durduğu yerde bir ezinti
piyano tuşları -tek tek bakıldığında-
çarçabuk bir göz atıldığında aynntısız -beyaz-
yıllar
seniha
gözlerinin altı uzun menekşe.
dün korkuttu beni -bazan oluyor-
kocası izmir'de yaşıyor, karşıyaka'da
sahici bir ayrılığın dikişini dikiyor seniha
mavi mavi
usul usul yani
kocası -ben sevmedim hiçbir zaman-
ikizini bulmuş diyorlar. seniha aldırmıyor pek ,
aldırmıyor da
pudralar, kremler tiksindiriyor onu
bu yüzden bohemya kaseyi kırdı dün sabah
saçlarını kesecek oldu
sonra da sustu sustu sustu
akşama dek
hüzünler acılaşıyor hilmi bey
geceler katı ve parlak
- ansızın yere düşen
laciverdi bir kestane sesi-
acılar da acılaşıyor gittikçe
sanki
bir azarlanmayla ölümünü düşünen çocuklar gibi
ödünç alıyorum seni bazen
çoğu kez geceleri
niye almayayım -kaç güz geçti-
islak kaputun gibi kokardı güzler
seni sevdiğimi unutmuşum hilmi bey
seni de unutmak istiyorum artık
unutmak! ama nasıl
sözgelimi çok hızlı oynuyorum beziği
içkiyi çabuk çabuk içiyorum
her şey bir hıza dönüşüyor -çoğu zaman-
odamı giyiniyorum
odamı soyunuyorum
yerlerini değiştiriyorum eşyaların
dışarı çıksam, bir tramvaya binsem
bir durak ötede hemen iniyorum
boynumdaki annemden kalma kolye
-pembe bir buğu, uçup gidiyor-
bazan koparıyorum, yeniden diziyorum
gökyüzünde kalın sırça ben
dünyaya tutuyorum kendimi, bakılıyorum
nedense hep böyle sanıyorum
'nerdesin, akşam oldu'
biraz anımsıyorum
sen bahçe kapısından girerken
bir kendim gibi caddelerdeyim
zamanın minesi soldu hilmi bey
demeye getiriyorum.
geçenlerde nisuaz'a gittim
cemal'e birlikte
hasır koltuklara oturduk
dışarda kar serpeliyordu, iki elma, külde pişirilmiş
giderek küçülüyordu -gözleri cemal'in-
kahveyle konyak içtim
cemal tarçın içti, konuştu biraz
herkes bana bakıyor, herkes bana bakıyor, herkes
bana bakıyor -bana öyle geliyor-
bacaklarım -işte!- güzeldir çok
aralık kapıdan kış kokusu doldu içeriye
ürperdim -işte!- omuzlarım da güzeldir
ama ben
kaçarak yaklaşıyorum her görünmeye
uzaktan uzağa gözgözeyim
uzaktan uzağa öpüşüyorum
uzaklarda biriyle sevişiyorum
erkeğe benzer yalnız bir dişiyim ben
evet evet öyleyim
hiç değilse öyle olmalıyım
her neyse..
az sonra muhassen geldi -tanımazsın-
kurtuluş'ta, aynı caddede oturuyoruz
sevişmenin gölgesi gibidir yalnızken
düşünmenin dişisi
evini işletiyor -bana ne bundan-
konyak içiyor o da
sonra bir konyak daha
kıpkırmızı gülüyor -gülsün, iyi-
bütün gövdesiyle gülüyor
bende gülüyorum
vitrinlerdeki kesme bardaklar
şarap şişeleri, bir gemi resmi
gülüyor durmadan hepsi
karşıda bir ev, kırk odalı sanki
her odada bir boy aynası
her boy aynasında
beyoğlu'nun bir parçası
durmaksızın gülüyor
yağan kar hemen eriyor yere düşer düşmez
gülmüyor, gülümsüyor
makyajını tazeliyor muhassen
kalkıp gidiyor
acının kış ayları, diyor birdenbire cemal
içine çekilip de soğuktan
oyuncağını orda bulamayan
bir çocuk gibi
-evet, hiç çocuk olmadı cemal
olmayacak da-
kalkacağız birazdan
acının kış ayları
ne yapsam belirsizim.
eve dönüyoruz -soldu minesi zamanın-
bugün de bir şey yaptık
tam kapıdan gireceğiz
uzakta bir laterna sesi
bir kadın ağlaması
pencereden sarkıtılmış bir sepet
sepette bir karnıbahar patlaması
sarı elmalar
içeri giriyoruz
bu kapı hiç değişmez mi, diyor cemal
bu kapı
ve her şey.
Edip Cansever
Etiketler:
-Edip Cansever,
-Manastırlı Hilmi Beye Mektuplar
23 Haziran 2010 Çarşamba
İnsansız Anı Yoktur

Ne güzel demiş büyük şair Edip Cansever;
"Hafifçe ısırılmış bir elmanın dilimindeyim
Elmanın kokusundayım
Anısındayım -kimbilir kimin-
Anılarda görünür, düşlerde görünmez insan
Düşlerde görünen anlamlardır
Özelliklerdir bir de belli belirsiz.
Ve
İnsansız anı yoktur. Var mıdır?"
Bugün aldığım bir haber gittikçe içimi acıtmaya başlarken anılardan kurtulmak adına sanırım Edip in şiirlerinde biraz kaybolmak istedim.
Onun şiirleri arasında dolanırken bu şiir karşıma çıkınca unutmaya çalıştığım haber tüm çıplaklığıyla yine benimleyken anıların arasına uzandım...
Arkadaşlarımı severim. Unuttuğum arkadaşım hiç yoktur. Kuşkusuz yollarımızın ayrıldığı bir noktada asla haberleşmeyeceğimiz bir kaç kişi de var. Ama bunun dışında bir şekilde iletişim içersinde olurum arkadaşlarımla .Yaşam savaşı zaman zaman hepimizi bir yerlere savurabiliyor, birbirimizi çok uzun zamandan beri görmemiş olsak dahi bir araya geldiğimizde kaldığımız yerden devam edebilecek arkadaşlıklarım olmuştur.
Arkadaş ilişkilerinde en tehlikeli an, bu ilişkiye başka kişilerin de girdiği anlardır. Tüm zamanını birlikte geçirdiğin, beraber ders çalıştığın, sinemaya gittiğin, sırlarını aktardığın kişi yaşamın bir gerçeği olarak birini sever ve evlenmeye karar verir.
İşte o andan itibaren o yeni kişiyi de sevebilme ihtimali yüzde ellidir bana göre.
Lise yıllarında tanıdığım sevgili arkadaşım aşık olduğu kişiyi bana ve diğer arkadaşlarıma tanıttığında onu da çok sevmiştik. Hatta ilerleyen zaman diliminde ona karşı duyduğumuz sevgi çok daha baskın hale gelebilmişti.
Anlayışlı, inanılmaz sabırlı, çok sevecen biriydi.
Meslekleri gereği Türkiye nin hemen her yerini dolaştıklarından zaman zaman birbirimizi görmediğimiz çok anlar oldu. Ama bir şekilde yine bir araya geldiğimizde açığı kapatmak onlarla öylesine kolaydı ki...
Geçmişte tanıdığın biriyle bir araya geldiğinizde araya uzun yılların girdiğini aslında anlamıyorsunuz. Onu 20 yıl önce tanıdığın zaman diliminin bugünü gibi değişik bir şey hissediyorsunuz. Evet çocuklar büyümüş oluyor , saçlar ağarmış, hatta dökülmüş olabiliyor ama siz yine o zaman dilimindeymiş gibi hissediyorsunuz kendinizi.
Sizi bugün de olduğunuzu farkına vardıran tek olgu Ölüm oluyor ne yazık ki...
Sevgili arkadaşımın eşini, bizlerin sevgili ağabeysini, dostunu iki hafta önce bir kalp krizi sonucu yitirmişiz.
Arkadaşımı aramalıydım...
Öylesine zor ki bu anlarda yapılması gerekeni yapmak.
Telefonun ucundaki ses sadece "alo" diyebildi...
Ne ben ne sevgili arkadaşım o bilindik konuşmayı yapamadık, iki tarafın sessiz bir şekilde telefon kulaklarındayken dökülen gözyaşlarından başka ses yankılanamadı...
Edip Cansever ile veda etmek istiyorum aramıza sonradan katılan bu can dosta;
Yeniliş
Açılmamış bir şarap şişesiydim
Ki öyle kaldım
Acımı köpürtmedim
İçime sağdım
Gözyaşlarımı göstermedim
Ki sildim
Özgürlüğüm beni tutsak düşürdü
Başaramadım
İçimde kara kara bulutlar sallandı
Ki sallandılar
Dışarı yağamadım
Ve yenildim ve sustum.
sanem uçar
Etiketler:
-Edip Cansever,
-İnsansız Anı Yoktur,
düzyazılar
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


.jpg)
.jpg)