düzyazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
düzyazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Ocak 2016 Salı

Yasta Gelin -6



Yağmur hiç hızını kesmeden devam ederken muhtar ve adam yola koyuldular. Garip bir sessizliği vardı muhtarın, soru sormazsam konuşmayacak diye içinden geçirirken sormaya karar verdi;

"Çolak Salih'miymiş ölen?"

Muhtar sadece başını "evet" anlamında sallayarak yanıtladı bu soruyu.

"Zor anlar geçirdiğiniz belli" diye konuşmasını sürdürecekken muhtar adamın sözünü keserek konuşmaya başladı.

"Ne zoru be beyim? Sonuçta kıyıya vurmuş bir adam. Ama bu adam çolak Salih olunca işler karışıyor. Onun gibi denizin ortasında dünyaya gelmiş, fırtınayı, dalgayı, tehlikeyi bilen biri , kıpırtısız bir denizden ölü olarak çıkıyor. Olacak iş değil!!!"

"Çolaktı diyorsunuz belki tutunmak isterken dengesini kaybetmiş olamaz mı?

"Hiç gülecek durumda değilim beyim ama siz bir kelimeden farklı anlamlar çıkarıyorsunuz. Söylenenler, ağızdan çıkanlar ne zaman gerçeği ortaya koymuştur ki? Çolak dediysek senin anladığın anlamında bir çolaklık değildi onun ki."

Ancak "anlamadım..." diyebildi adam.

"Anlayamazsın tabii. Kusura bakma ama sanki çok iyi biliyor gibi anında fikir belirtir bu şehirli adamlar. Bu çolak Salih gençliğe daha adımını yeni yeni attığı zamanlarda sıska, üflesen uçacak gibi duran biriydi. Köyün diğer delikanlıları zıpkın gibi gelişirken güdük kalmıştı garibim ama yüreğine sevdanın düşmesine engel değildi bu durumu.

Nurcan'ı deli gibi sevdi. Gölgesi gibiydi Nurcan'ın. Nurcan 'da kayıtsız değildi bu sevgiye. Ama gençlik bilirsin, her dönemde insanlar acımasız olur. Köyün diğer delikanlıları bu sevdayı ciddiye almayıp alay ettiler, tıfıl haline bakmadan seviyor diye alay ederek.

Uzun bir süre sessiz kaldı, ama alaylar o kadar çoğaldı ki bir gün köy meydanında kendisiyle alay edenleri bir bir yere çaldı. O tıfıl delikanlı önüne geleni pataklıyor bileklerinden tuttuğu gibi fırlatıyordu. Oy anam!, sesleri etrafta çınlarken birinin bileğini öyle tutmuştu ki, tam savuracakken köyün yaşlıları yalvar yakar durdurdu çolak Salih'i.

Bir daha dedi, bir daha benim adımı kimse ağzına almaya!

Köyün delikanlıları Hüsamettinin babası tarafından tedavi edildi. Hepsinin bilekleri çıkmıştı yerinden. Hüsamettinin babası olmasaydı bu köy yerinde hepsi sakat kalırdı. Bu sebeple Salih'e çolak Salih dendi . Sakat bırakır anlamında yani.

Sonra serpildi güzelleşti koç gibi bir delikanlı oldu ve Nurcan'la evlendi. Sevdaları hala devam ederken durgun bir denizde boğulmuş olarak kayalıklara vurmuş olmak sonu olmamalıydı."

Derin bir iç çekerek devam etti konuşmasına;

"Nurcan'ın çığlıkları gitmiyor kulaklarımdan. Bir gün önceden köyü birbirine kattı Nurcan; Salihim öldü Salihim öldü diyerek.

Garip bir şey dedi o çığlıklarının arasında benim de kafam oraya takıldı..."

"Ne dedi? " diye heyecanla sordu adam;

"
baktın;
görmedin
gördün;
sustun..."

"Neyi görmedim, ne zaman sustum anlayamıyorum...."

"İnsanın acı içindeyken söylediklerinden bir anlam çıkartmak yanlış olur muhtar bey" diye sözüne devam edecekti ki muhtar yine kesti adamın sözünü;

"Yok beyim, burada hiç bir laf öylesine söylenmez.Sözler burada anlamlıdır. Bazen hiç konuşmadan da sözler dökülür.  Yasta gelin iyi okuyucuydu, sessiz konuşmaların usta okuyucusu . Ondan sonra hiç bir şey eskisi gibi olmadı zaten buralarda...

Neyse geldik beyim inmene yardım edeyim.."

Sessizce hiç bir şey söylemeden muhtarın kolundan tutup bahçenin merdivenlerinden çıkmasına yardım etmesini minnetle karşıladı adam.

"Bundan sonrasını hallederim muhtar çok teşekkürler..." derken muhtar bahçeye bakıyordu.

"Ya ne olmuş bu bahçeye? Her mevsim bereketliliğiyle nam salmış bahçeye ne olmuş beyim? "

Adam başını geriye çevirip  bahçeye  bakarken şaşkınlığını gizleyemeyecek bir durumda kekeleyerek konuşmaya başladı.

"Ben çıkarken bir kaç meyve dalından yere düşmüş, bir kaç çiçek solmuştu ama bu kadar yoğun değildi, sanki fırtına çıkıp bahçeyi tarumar etmiş, yağmur neden olmalı..."

"Yağmur mu? Yok ! bu sıralarda hiç bir şey anlayamıyorum beyim, bir gariplik var da adını koyamıyorum henüz. Neyse kal sağlıcakla. Bir şey ihtiyacın olursa ara, hemen gelemem belki Şu çolak Salih işini halletmek gerek. Jandarma şehre götürdü. Adli sonucu almadan kendime gelemeyecekmişim gibi geliyor. Neyse lafı uzattım , kal tekrardan sağlıcakla..."

Muhtar arabasına binip uzaklaşırken adam bahçenin tarumar olmuş halini düşünmeden edemiyordu. Ne olmuş olabilir ki diye kendi kendine sorarken unuttuğu ses tekrar yankılandı;

"Ah be oğul nasıl da cahilsin
acıtıyorsa acılar
kör bir hançer sızısıyla
ve susmuşsa dudaklar
akmıyorsa yaş gözlerden
sakın! oluşacak bu öfkeden"


25 Ocak 2016 Pazartesi

Yasta Gelin - 5



"Bir tane daha alabilirim " dedi adam.

Az kalsın;

"Bir de limon varsa çok iyi olur" diyecekti ki vaz geçti bu isteğinden. Bardağını alırken bile sanki dövecekmiş gibi hareket eden adama küfür gibi gelebilirdi bu istek. Gerip bir korku basmıştı tüm yüreğini, daha doğrusu bir umutsuzluk, hayal kırıklığı da denilebilirdi.

Her şeyi geride bırakıp yepyeni bir yaşama doğru yıllardır beklediği hamleyi yapmış olmasına rağmen, düştüğü yer istediği hayatı yaşamasına izin vermiyormuş gibi garip bir karşı duruş sergiliyordu. Oysa ne fedakarlıklara katlanmıştı bu günlere erişebilmek için. Kendi kendine kurduğu dünyada kimsenin kendisini anlamadığına ve anlamayacağına kanaat getirerek son bir hamleyle kalan ömrünü kendi başına yaşamayı hayal ederken daha ilk günlerden yine başkalarına muhtaç bir durumda anlamsız hikayeleri dinlemek canını sıkıyordu.

Tam bunları düşünürken ıslık gibi pencerenin minik çatlağından sızan  rüzgar;

Kimin daha fedakar
olduğunun bilinmediği
bir masalın tam ortasındayız

diye fısıldayarak irkilmesine sebep oldu...

Adamın bu irkilmesini gören Aysun hemşire;

"Sancınız varsa doktor gelene kadar bir ağrı kesici iğne yapayım isterseniz " dedi.

Ne cevap vereceğini bilememenin şaşkınlığında  cılız bir sesle; "Bilemiyorum " diye fısıldadı.

" Oooo sesiniz pek iyi çıkmıyor, acınızı söylemek istemiyorsunuz belki ama, serde erkeklik var, canınızın yandığı belli. Çayınızı bitirin sonra bir ağrı kesici yapayım. Belki de daha önce yapmalıydım, ama doktorun gelmesi gecikeceğe benziyor..." derken kapı hızla vuruluyordu.

"Bekir efendi çabuk şu kapıyı aç, donduk!"

"Hah! işte, şimdi her şey açıklığa kavuşur, geliyorum doktorum, geliyorum..." diyerek elindeki her şeyi bir kenara bırakarak kapıya yöneldi.

"Muhtarım siz de gelmişsiniz, hoş gelmişsiniz geçin hemen size sıcak çay getireyim"

Muhtar koca sesiyle "Ben böyle bir şey ne gördüm ne duydum, bu köyde doğdum büyüdüm ama böylesini görmedim" diye adeta haykırıyordu ki doktor sesini kesmesini istedi . Belli ki epeyce kötü şeyler yaşamışlardı.

İçeri girdiklerinde adamla göz göze gelen muhtar;

" Beyim ne işiniz var burada? " diye adama soru sorarken ,Aysun hemşire lafa girerek;

" Doktor bey, bu bey ayağını burkmuş, ben bandajladım, siz gelmeden bir şey yapmak istemedim ama sancısı var" dedi.

Doktor, yani tam da sırası der gibi bir edayla,

"Bandajı açın, bakarım " diyerek ve odasına yönlenirken tüm meraklı bakışların üzerinde olduğundan habersizdi.

Herkes iki adamın ağızlarından çıkacak açıklamayı bekliyordu ama her ikisi de doktorun odasında ağızlarını bıçak açmadan oturmayı tercih ettiler.

Ortalıkta kelimelerin olmadığı, sadece işlerini yapan insanların işlerinden çıkan seslerin mekanikliği yankılanıyordu. Bir süre sonra doktor yerinden kalkarak Aysun hemşireye seslendi;

"Aysun hemşire hastayı hazırlayın, geliyorum..."

Aysun hemşire adamın koluna girerek yürümesine yardım ederek muayene odasına kadar götürdü adamı.Titizlikle biraz önce sardığı bandajı açarak;

"Hasta hazır" diye seslendi doktora.

Doktor, hiç konuşmadan muayenesini yaparken;

"Kırık ya da çıkık gibi gözükmüyor. Emin olmak isterseniz şehre gidip bir rontgen çektirebilirsiniz. Ama sadece bir burkulma, bir ağrı kesici sizi daha iyi hissettirebilir " diyerek odadan çıktı.

Adam kendini gittikçe kötü hissetmeye başlamıştı. Beş kuruşluk bir değeri olmayan bir zavallı gibi hissediyordu kendini.

Aysun hemşire tüm sevecenliğiyle adama yaklaşarak, endişe etmemesini önemli bir şey olsa tavrı farklı olurdu diyerek iğneyi yaptıktan sonra aynı naziklik ve sevecenlikle bandajı tekrar yaptı ve "Geçmiş olsun " dedi.

Onca gri rengin arasında Güneş ışığındaydı Aysun hemşire ve farkında olmadan bu hiç kimseyi tanımadığı garip yerde kendini Aysun hemşireye yakın hissetti.

"İyiyim de, eve nasıl gideceğim, ilaç gerekecek mi? bu soruların yanıtını bilmeden buradan nasıl gidebilirim ki? " şeklinde bir şeyler gevelerken umutsuzca etrafına bakıyordu.

"Buradan size bir ağrı kesici verebiliriz de önemli olan o ayağın üstüne basmamanız, bunun için bir baston gerekli ama öyle fiyakalı baston yoktur buralarda. Bekir efendi ağaç dalından bir baston vari bir şey yapsın da en azından üstüne basmanızı engellesin" diyerek Bekir efendiyi çağırarak baston benzeri bir şey var mı diye sordu.

Bekir efendi hiç konuşmadan dışarı çıktı ve bir süre sonra çıkıntıları yontulmuş bir dal parçasıyla döndü ve "bu işe yarar mı?" diye sordu.

Aysun hemşire bir kahkaha atarak "Burada yarayacak" diye cevap verirken adam da kaderine razı olmuş bir biçimde hemşireyi onaylıyordu.

Şimdi sırada eve gitmek var diye düşünürken, doktorun kapısı açıldı ve muhtar yanlarına gelip, "eve giderken sizi de eve bırakayım" dedi.

Nasıl teşekkür edeceğini bilemeden mutlulukla dal parçasının yardımıyla yürümeye çalışırken içinden belki de olup biteni anlatır muhtar diye geçiriyordu.

6 Şubat 2014 Perşembe

Yasta Gelin-4



Neye ağladığını bilmeden sessizce ağlamasını sürdürdü adam. Canı hala yanıyordu ama yürüyebilirdi de. Ayağa kalkmaya çalışırken sendeler gibi oldu ve yavaşça ayağını taşa basarken nereye gideceğini düşündü bir an. Eve mi dönmeliydi yoksa aşağı da görünen köye mi?

Bir sağlık ocağına ayağını göstermek çok daha akıllıcaydı sonradan başına iş açmak niyetinde değildi.Bu sebeple topallaya topallaya köye doğru yöneldi.

Baktığın zaman burnunun dibindeymiş gibi görünen mesafeler bazen uzadıkça uzar. Köy yolu da adam için bitmez bir yola dönüşmüştü. Yağmur yağmaya devam ediyordu.Yağmurun ıslaklığının yanında  sıkıntı ve acının oluşturduğu terden sırılsıklam olmuş haldeyken devam edemeyeceğini düşündü ve muhtarı aramaya karar verdi. Bir türlü açılmıyordu lanet telefon. Hırsla telefonu fırlatıp açmak geçti içinden ama bunu bile yapamadı.Yaşamının hiç bir döneminde böylesine aciz hissetmemişti kendisini.

"Aslında hep buydun, sadece seni taşıdı çevrendeki insanlar" cümlesinin geldiği yöne döndü.

"Yine mi sen!" diye haykırdı adam ve sağa sola ayağının verdiği acıya rağmen anlamsız tekmeler savururken; "git! git diyorum sana " diye haykırmaya devam etti.

"Ben yolumdayım, ama yolunu bilmeyen sensin be oğul keşke sadece yolunu bilmemiş olsan bilmediğin o kadar çok şey var ki benden değil kendinden kork öncelikle "dedi yaşlı kadın

Tam o sırada çakan bir şimşekle hızını arttıran yağmurun deliler gibi yağmaya başlamasıyla her şeyi göze alarak koşmaya başladı. Nefes nefese köyün girişine vardığında köy kahvesinin levhasını gördüğünde oraya doğru yöneldi. Kahveye geldiği zaman hızla kapıyı vururken" Kimse yok mu ? " diye yalvarırcasına soruyordu.

"Kimse yok mu, açın kapıyı!"

Yorgunluktan bitmiş bir durumda kapının önüne yığılacak iken yoldan geçmekte olan bir kadın seslendi adama;

"Herkes kayalıklarda, kimseyi bulamazsın kahvede"

Büyük bir sevinçle kadına doğru yönelip;

"Ayağımı burktum, burada gidebileceğim bir doktor, hastane ne bileyim bir sağlık ocağı yok mu? " diye sordu.

"Hastane yoktur, ama az ilerde bir sağlık ocağı var, oraya git istersen "

"Hüsamettin' e git derim aslında da ama köyün tüm erkekleri kayalıkta şimdi" diye sözlerine devam etti kadın.

Adam kadının öğütlerini dinleyecek durumda değildi bir an önce sağlık ocağına gidip ayağına baktırmalı ama en önemlisi şu yağmurdan kurtulmalıydı. Son bir gayretle kadının  tarif ettiği yere doğru yöneldi.

"Bunları hak edecek ne yaptım" diye içinden geçirirken, yine o yaşlı kadının sesini duymamak için hiç bir şey düşünmemeye karar verdi. Düşündüğü andan itibaren o yaşlı kadın beliriveriyordu çünkü.Artık neyin gerçek neyin gerçek dışı olduğu birbirine girmişti. "Düşünme, düşünme hiç bir şey düşünme " diye kendini telkin ederken köyün sağlık ocağının kapısının önünde olduğunu fark etti.

Kapıyı açıp içeri girdi.

"Buyrun " dedi ortalığı süpüren bir adam.

Kapıdan içeri sefil durumda bir adam girmişti ve tanımıyordu adam bu adamı. Bir zavallı olabileceği gibi, olmama olasılığını da hesaba katarak sesine bir ağırlık vererek konuşmaya devam etti,

"Buyrun, bir sorun mu var?"

"Sorun mu?" diye fısıldadı adam. "Ayağımı burktum ve uzun zamandır yağmur altında yürüyorum, bir doktor ya da hemşire yok mu?"

"Doktor kayalığa gitti ama hemşire burada , Aysun hemşire, Aysun hemşire!" diye  seslenirken karşı odadan balık etinde, koca memeli , dişlek, ama bütün bunlara rağmen kendini güzel hisseden dişi özellikleri baskın bir kadın giriverdi.

"Hastamız var Aysun hemşire " dedikten sonra etrafı süpürmeye devam etti adam.

"Geçmiş olsun beyefendi, çok kötü bir zamanda geldiniz, bugün kayalıklara vurmuş bir adamın cesedini almak için jandarmayla birlikte kayalıklara gitti doktor ama acınız var belli ve çok ıslanmışsınız, siz ayakkabınızı ve çorabınızı çıkarın en azından doktor gelene kadar bir bandaj yapayım, bu sizi rahatlatır" dedikten sonra yerleri süpüren adama seslendi;

"Bekir efendi hastamıza bir sıcak çay getirin"

Tüm yaşadıklarından sonra bu an öylesine güzel gelmişti ki adama hele ağzında çayın sıcaklığını hissettiği o an yeniden doğmuş bir insanın mutluluğundaydı. Teşekkür etti hemşireye.

"Gerçekten çok teşekkür ederim.İnanılmaz iyi geldi bu çay, gerçekten yeniden doğmuş gibi hissediyorum kendimi, doktoru sonsuza kadar bekleyebilirim."

"Sahi nedir bu kayalıklara vurmuş adam hikayesi? bunu az önce burayı tarif eden kadından da duydum"

Hemşire özenle adamın ayağına bandaj yaparken cevapladı  sorusunu;

" Bizde bilmiyoruz. Gerçekten son günlerde oldukça garip olaylar oluyor.Bu mevsimde böyle bir yağmur görülmemiş şimdiye kadar mesela. Üstelik denizde fırtına falan da yok ama iki günden beri çolak Salih'ten haber alamayan karısı köyü ayağa kaldırdı  dün. Salihim öldü Salihim öldü diye.

Delirmiş gibiydi bir türlü sakinleştiremedik ve bu sabah çocuklar kayalıklarda bir ceset gördüklerini haber vermişler muhtara ve muhtarda doktoru alıp jandarmayla kayalıklara gitti.

Köy yeri burası haber çabuk ulaşır ve köyün tüm adamları şimdi kayalıklarda".

"Peki ceset çolak Salih'inmiymiş?" diye sordu adam.

"Onu henüz bilmiyoruz, doktor gelince anlarız ama gerçekten çolak Salihse karısının ne yapabileceğini aklıma bile getirmek istemiyorum."

"Ama gerçekten garip, çolak dediğime bakma , bu yörenin en iyi denizcisidir, ne fırtınalar atlatmıştır bu yağmura teslim olacak biri değildir"

"Bir çay daha alır mısınız?" diye sordu ortalığı süpüren adam ve sert bir şekilde ve adamın cevabını beklemeden bardağını alırken konuşmasına devam ettı;

"Garip değil, bir uğursuzluk çöktü bu köye, hepsi bu"




29 Aralık 2013 Pazar

Yasta Gelin-3



"Aman neyse!" diyemeyiz bazen.

Bir söz, bir renk, bir ses, bir hareket, işte her hangi bir şey  gelip oturuverir yüreğinize. Garip bir sıkıntıdır  bu. Anlat deseler anlatamazsın, ağzından çıkacak ilk sözcükle çaresizliğin pençesine kolaylıkla düşebileceğini bildiğinden sıyrılmaya çalışırsın. Bu çabalar esnasından ne yaptığını bilmeden aklında olmayan bir işi yaparken bulursun kendini.

Ne kadar zamandır buzdolabının karşısındaydı ve neydi isteği hatırlamıyordu. Yine de açtı buzdolabının kapağını ve  içindekilere uzun uzun baktıktan sonra yavaşça kapadı. Her şey son derece anlamsız gelmeye başlamıştı. Kendi isteği olduğuna inandığı bu yeni yaşamında bir yabancı gibi hissediyordu kendisini. Neredeyse "yanlış mı yaptım acaba? " diye düşünmek üzereyken kovdu düşüncelerini. Her şey gayet normaldi. Pat diye birden bire adapte olamazdı her şeye. "Zamanla" dedi kendi kendine "zamanla herşey çok daha iyi olacak..."

Her şeyin zamanla iyi olacağına kendini inandırmaya çalışsa da içinde bir yerde o sıkıntı hala duruyordu. Pencereden inatla yağmaya devam eden yağmuru izlerken köye inmeye karar verdi. Sandalyeye özenle astığı giysilerini giymeye çalışırken gördüğü rüyayı düşünmeye başladı. Rüyaları derin bilinç altının saçmalıkları olarak tanımladığı günleri anımsadı birden bire. Ama yine de farkında olmadan bunların altından bir anlam çıkartmak gibi bir eylemi yapmak üzere olduğunu fark ettiğinde durdurdu kendini.

"Alt tarafı bir rüya işte..."

Yağmur yağmaya devam ediyordu, şemsiye alıp almama konusunda kararsızdı ama son kez diliyle dişlerini bir kez daha yoklamayı ihmal etmedi. Banyoya girip özenle dişlerini fırçadı. Kendine son bir çeki düzeni verdikten sonra dışarıya çıktı. Etrafta mis gibi bir toprak kokusu vardı ama bahçedeki çiçekler sanki boyunlarını bükmüş gibiydi . Ağaçlardan  yere düşmüş meyveleri de görünce sanki birinin bahçeye girip bahçeye zarar vermiş olabileceği düşüncesi bir anda irkilmesine sebep oldu ve tam o anda o sesi duydu. Eşyaları taşırken beline saplanan ağrıyla kıvrandığında duyduğu yaşlı kadının sesiydi;

"Yağan yağmur değil, gözyaşları görüyormusun?"

Korkuyla sesin geldiği tarafa döndü, ses yankılanmaya devam ediyordu;

"Gözyaşları toprağa düşer, toprak o gözyaşlarını sevgiyle kucaklar"

"Kimsin sen?" diye korkuyla haykırdı adam, ama yaşlı kadın onu hiç dinlemeden konuşmasına devam ediyordu;

"Toprak hep anlamıştır insanı da, insanı anlamayan sadece insandır bilirmisin? "

"Kimsin sen? " diye haykırmaya devam etti adam.

"Başka soru bilmezmisin be sen oğul,
kimsin sen, kimsin sen?...
Önce kendine sor bu soruyu
Ama bu soruyu kendine sorabilmek  yürek ister"

Adam ne yapacağını bilmez bir şekilde korkuyla bahçenin duvarına yanaşmışken; "Benden ne istiyorsun ? " diye haykırdı

"Sen bir şey istenebilecek birisi değilsin ki " diye yanıt verdi yaşlı kadın.

"İnsanların yaşayabilmesi için anılara ihitiyacı vardır, kirletilmiş anılarla dolu geçmişinle kime ne verebilirsin ki?" diye devam etti sözlerine...

"Sadece merak ediyorum, kendini kandırmaya daha ne kadar devam edeceksin?"

"Kimsin sen ve ne istiyorsun benden?" diye haykırdı bir kez daha  adam.

"Ben senin yaptıklarını gören gözüm...
Ben senin düşüncelerini okuyabilen ruhum...
Ben senin iç sesini duyan kulağım...
Ben sen  nereye gidersen git kaçamayacağın bir bedenim."

Son bir gayretle dayandığı duvardan kendini kurtarıp bahçe kapısının kapısını açıp hızla köye doğru koşmaya başladı adam. Koşarken ara sıra arkasına bakıyordu ama kimse yoktu arkasında. Kendi nefesinden başka bir ses te yoktu ve hızla çarpan kalp atışları...

Koşmaktan yorulmuştu ve kalbi dışarıya çıkacakmış gibi atıyordu, biraz soluklanmalıydı ama durmaktan korkuyordu. Yağan yağmurun etkisiyle kayganlaşmış taş yolda ayağı kayıp yere yuvarlandı. Zorlukla düştüğü yerden toparlanmaya çalışırken ayağını burktuğunu ve üstüne basamadığını fark ettiğinde çıkardığı sese kendisi de hayret etti.

Ağlamak ve gülmek arasında bir sesti çıkan ses ama çok çabuk haykırışa dönüşürken böğürürcesine ağlıyordu.


10 Kasım 2013 Pazar

Yasta Gelin-2



Küçükbahçe Köyü sabaha yağmurlu bir günle başladı. Geceden beri hiç durmadan sicim gibi ince ince yağan yağmur gökyüzünü griye boyamıştı. Bu mevsim için alışık olunmayan bu renk, köyün sakinlerinin yüzlerine de yerleşti. Bir önceki gün yaşanılanların yaşanmaması için uykularından feragat ederek çocuklarını bir kaç kez tuvalete kaldıran annelerin yüzlerine de koyu gri yerleşmiş gibiydi . Çabaların boşa gitmiş olmasının tedirginliği ise yer yer siyah renkle kendini gösteriyordu.

Olup bitenleri bir türlü anlamayan kız çocukları  ağlamakla ağlamamak arası bir yerde akmayan gözyaşlarının serinliğinde griyle kaplı konuşmaların, davranışların, bakışların dışarıya yansıyan anlamlarını çözmeye çalışırken suskundular.

Küçükbahçe Köyünün dışındaki taş evde ise geceden beri hiç durmadan yağan yağmurun sesini duymadan deliksiz bir uykuda olan yabancının kapalı gözlerinin ardında binbir renkler ışıldıyordu.

Bir gökkuşağının altındaydı, bulutların arasına kurulmuş bir hamakta güneşle gözgöze gelmenin sıcağındaydı ve masmavi bir huzurla gülümsüyordu.

Yaşamının hiç bir döneminde bu kadar hafif hissetmemişti kendini. Bembeyaz bulutlardan kahkaha sesleri yükseliyordu. Etrafa yayılan kokuların ise tarifi yoktu. Şimdiye kadar tek kişilik bir dünya kurmuştu kendisine. Burada da insanlar yoktu ama tek başınalığın o kırmızı renginden eser yoktu. Güneşin bir pırlanta gibi etrafa yaydığı ışıkların altında uçuşan kuşların kanatlarından yansıyan renkler insanı büyülüyordu. Sonsuza kadar yaşanabilinecek bir yerdi burası. Her pırıltının ardından  arındığını ve daha da hafiflediğini hissederken kuşlarla birlikte uçtuğunu fark ettiğinde attığı sevinç çığlığı  mavi renkle yankılanıyordu.

İlk defa belki de hayatında daima bir mırıltı halinde çıkan sesi çağlayana benzeyen bir güce dönüşmüştü var gücüyle haykırıyordu;

"Hey! aşağıdakiler heyt"

Tam devam edecekken haykırmaya bulutların arasından ona bakan bir yüz görür gibi oldu. Sanki tanır gibiydi üstelik bu yüzü. O yüze doğru ilerlemeye devam ettikçe siliniyordu görüntü.

"Gitme! kimsin sen onu söyle? " diye seslenirken bulutların arasındaki görüntü tamamiyle kaybolup mor bir sese dönüştü.

"Böyle bir rüya görme hakkına sahip değilsin!"

Duyduğu sesle irkilen yabancı hızla  düşerken ağzından çıkmaya çalışan sözcükler dişlerini de söküp atıyordu.

Ter içinde yatağından fırlarken farkında olmadan ellerini ağzına götürdü

Yerli yerindeydi dişler...



15 Ekim 2013 Salı

Yasta Gelin -1



Herşey olağan sıradanlığıyla yaşanıyordu, ta ki o güne kadar.

Aslında o gün de son derece olağandı. Altı üstü beş yaşında bir çocuk gece uykusundayken altını ıslatmıştı. Islak bir şekilde yatağında yatarken çığlık atarak uyandığında annesi " ne yaptın sen?" dedi. Kucakladığı gibi kızını soydu ve doğruca banyoda yıkamaya başladı. Yıkarkende kızının ağlayışını duymayarak kendi kendine söylenmeye devam etti.

"Anlamadım gitti, daha iki yaşında çişini söylemeye başlayan sen değilmiydin? Ne oldu şimdi de göl etmişsin döşeğini? "

İçini çekerek ağlamasını sürdürüyordu küçük kız. "Tamam, kes artık ağlamayı, bir daha yaparsan yakarım oranı " dedi annesi. Küçük kız gözlerini sıkıca kapattı ve iç çekişlerini elinden geldiğince duyurmamaya çalışarak ağlayışına devam etti. Yıkama işini kendince bitiren annesi onu havluyla sarıp kucağında sedire kadar taşıdı. Sert hareketlerle kızını kurularken, " Şimdi giysilerini getireceğim ve giydireceğim, sakın kıpırdayayım deme "diyerek içeriye doğru yöneldi. Dolaptan gerekli eşyaları aldıktan sonra hala ağlamakta olan kızına bakarak bir şey diyecek oldu ama yuttu kelimelerini.

Küçük kızın ağlama sesine uyanmış kayınvalidesine seslenerek " al şunu yanına yapacak bir sürü işim var. Her terafı göl etmiş gidip temizleyeyim " dedikten sonra top gibi kızını kayınvalidesinin kucağına attı.

"Bu mudur, sabahtan beri etrafa yaydığın yaygaranın nedeni? " dedi yaşlı kadın. "Unuttun onun çocuk olduğunu, çocuktur belli mi olur , korkmuştur bir şeyden , sanki çok büyük bir kabahatmış gibi" diye kendi kendine söylenirken; "gel ciğerparem gel sen benim yanıma, kapat kulaklarını, duyma ananın dedikleri " dedi ve sımsıkı sarıldı torununa.

İşin garip tarafı sabahın ilk ışıklarıyla uyanmaya alışık olan köyün neredeyse tüm hanelerinde aynı durum yaşanmaktaydı. Sanki söz birliği etmişcesine kız çocukları sabaha ağlayarak ve çiş izleri içinde açmıştı gözlerini. Binbir çeşit çiçeklerin etrafa yaydığı güzel kokuların yanında  sidik kokusu da karışıyordu havaya.Tabii çeşitli aralıklarla etrafa yayılan " Bu da nerden çıktı şimdi?", "Anam! kalk kız kalk işemişsin"," E güzel, ahan da şimdi oldu, tek eksiğimiz buydu", "Denizin tüm suyunu sen mi içtin kız! kalk geberesice", " çıkar üstünü başını "cümleleri Küçükbahçe köyünün adını bir anda Sidikli Köye çevirebilirdi.

Aynı gece köyün tüm kız çocuklarının sabaha ağlayarak ve yatağı, döşeği çişleriyle ıslatmış bir halde uyanmaları sıradan bir olayı olağan dışı bir güne taşıyordu. Küçükbahçe'nin anaları güne kız çocuklarını temizlemek ve çamaşır yıkamakla başlamıştı. Her evin bahçesi çarşaflar, güneşe çıkartılmış döşekler,  ve çocuk giysileriyle dolmuştu.

Günün ilerleyen saatlerinde günlük yaşamın alışkanlığına dalan köy halkı kız çocuklarının bu işeme seansını da unutmuşa benziyordu. Bir kaç cümle geçmişti aralarında bu konuyla ilgili olarak ve aynı şey tekrarlanırsa bir şeyler yapılmasına karar verildi. Sonrasında bildik yaşam sesini ve kokusunu karıştırdı havaya.



Köyün dışında ise yürüyerek 15 dakika süren  taş evde  hummalı bir çalışma vardı. Yasta Gelin in yaklaşık 10 yıldır boş olan evine şehirden bir adam taşınıyordu. Köylü yabancıya karşı pek katıydı, aralarına başkalarını şimdiye kadar sokmamışlardı. Yaz geldiğinde deniz için gelen yabancılara kucak açarlardı ama onlarla birlikte yaşamak gibi bir düşünceleri şimdiye kadar hiç olmamıştı. Zaten onların kalabileceği pansiyon türü şeyler vardı, orada istedikleri kadar kalıp denizin ve köyde hüküm süren sakinliğin tadını çıkarabilirlerdi. Bunun dışında köy kışın köylülerin alışık olduğu bir yaşam sürerdi ve yabancıya yer yoktu. Ama nedense muhtar bu cılız sesli yabancıya Yasta Gelin'in evini verivermişti.

"Ya dedim, demez olurmuyum?, burası sana göre değildir beyim dedim, ama adam öylesine inatçıydı ki kimseye zararım olmaz, herşeyi geride bırakıp yeni bir yaşam kurmaktan başka bir isteğim yok dedi  yaaa"

diye derdini köylüye anlatmaya kalkmıştı muhtar.

"Hem sonra fena mı? Yasta Gelin'in ölümü üzerine tam 10 yıl geçti. Kimsesi yoktu zaten garibimin. Gelip soracak kişiler de yok. Taş deyip geçme, taş ta yaşlanır, çürür. Bahçeye hiç birimizin aklı fikri ermiyor biliyorsunuz, gıdım değişmedi, tam tersine büyüdü Yasta Gelin'in diktiği çiçekler, ağaçlar. Yaşarken nasıl meyve veriyorsa aynını veriyor herşey. Evin içinde de bir nefes dolansın ne olacak? Kötülüğünü görürsek yapılacağı yaparız. Hem kira olarak ta Küçükbahçe Köyünü Kalkındırma Fonuna yatıracak parayı, köy için harcarız, olmaz mı?"

Açıklamasıyla köylünün de onayını alıp Yasta Gelinin evini teslim etmişti bu yabancıya. Yerleşme öncesinde epey geldi gitti ustalarla. Elektrikti, suydu bütün bunlarla uğraşmak 15 gününü almıştı yabancının ve şimdi herşey bitmiş olmalıydı ki bir kaç eşyasıyla eve yerleşme telaşındaydı.

Gümüş renkli 2000 model bir megan arabayı evin sol tarafına park etmişti. Son kutuyu da dikkatli bir şekilde bagajdan çıkardıktan sonra beline bir ağrı girdi. Ne yapacağını bilemez bir durumda acıdan da neredeyse ölecek gibi olduğunu düşünürken , son bir gayretle  kutuyu yere bıraktı. Doğrulmaya çalıştı ama bu oldukça zordu. Güçlükle bahçeye kadar ilerleyebildi ve elma ağacının dibine yığılıverdi.

"İşte bu an son anlarım" diye içinden geçirirken derin yüz çizgileriyle kırış kırış olmuş ama bir o kadar da aydınlık yüzlü ihtiyar bir kadın;

"yokkkk, o gün bugün değildir " dedi.

Neye uğradığını şaşıran yabancı zorlukla sağa sola baktı ama kimse yoktu. Hayal görmüş olamazdı. Biri ona cevap vermişti evet cevap vermişti. "Kim var orada? sen kimsin? " diye bağırdı cevap gelmedi. "Hem yorgunluk, hem belime saplanan bu dayanılmaz acı hayal görmemi sağladı" diye düşünürken cebinden zorlukla telefonunu çıkardı ve muhtarı aradı.

"Muhtar bey; benim. Ben geldim, ama son kutuyu taşırken belimi zorladım sanırım şimdi kıpırdayamıyorum, birilerini yanıma gönderebilirmisiniz " dedi.

Yaklaşık 20 dakika sonra muhtar Hüsamettin ile birlikte yabancının yanındaydı.

"Geçmiş olsun beyim, ne yaptın da böyle devriliverdin?"

"Hiç bir şey, arabadan son kutuyu çıkarıyordum öylece kalakaldım, zor attım kendimi buraya"

"Bugün de var bir uğursuzluk beyim, köyün kız çocukları tümden geceyi yatağına ıslatarak geçirmişler, sen de böyle yamulmuşsın, tövbe , tövbe allahın günü ama var bir terslik"

"Ne çok konuşuyor bu muhtar da" diye düşündü. "Canım yanıyor , o kalkmış köylü mantığı uğursuzluklardan söz ediyor" diye devam etti düşünceleri...

Adam iç sesiyle konuşa dursun , Hüsamettin adamın arkasına geçerek iki kolunu kollarından kavradığı gibi kaldırdı ve yukarıya doğru adamı silkeleyerek, adamın; "durun ne yapıyorsunuz? " sözlerine aldırış etmeden bir kaç kez silkeleyiverdi.

Offf sesleri etrafa dağılırken " Tamam şimdi oldu, birşeyciğin kalmadı " dedi Hüsamettin.

Gerçekten de belindeki sancı gitmişti. Yine de doğrulmaya çalışırken korkuyordu. Hafifçe kalktı, ayakta durabiliyordu. Gülümseyerek baktı muhtara ve Hüsamettin'e. Tam teşekkür edecekken muhtar konuşmaya devam etti.

"Beyim, fazla zorlama kendini istersen. Belli ki acemisin bir çok işte, zorlandığında yardım iste"

"Hüsamettin, şu dışardaki kutuyu da içeriye atıver".

Yabancı yavaş adımlarla korka korka bahçedeki sedire kadar yürüdü. Yavaşça oturdu.

"O kadar da korkma be beyim. Bir şey olmaz artık. Hüsamettin bu civarın en iyi kırık çıkıkçısıdır. Civardaki doktorlar bile umutsuz vakalarda hastalarını Hüsamettin'in yanına gönderirler. Şıp diye keser o da hastaların sancılarını. Her derde devadır bizim Hüsamettin'imiz" dedi. Sonrada gidip yabancının yanına oturdu.

"Eee yapabilecekmisin buralarda?"

Güldü yabancı. "Bir şey soracağım sana muhtar " dedi

"Bu civarlarda kimseler dolanır mı?"

"Birini mi gördün ki? "dedi muhtar.

"Sanki bir ses duyar gibi oldum benimle konuşuyor gibi geldi bana ama etrafıma baktığımda kimseleri göremedim" dedi yabancı.

"Yok! kimse uğramaz buralara "  dedikten sonra  devam etti konuşmasına.

" Yasta Gelin yaşarken bile buraya en fazla çocuklar gelirdi. Bahçedeki meyveleri yemek için. Sesini çıkarmaz onların gelmesini beklerdi O da. Ölene dek her işini kendi gördü, ne bizden ne de bizim hanımlardan bir yardım dilenmedi. Bayramda seyranda gelir, elini öperdik bizde sadece" dedi.

Yabancı şaşırmış bir şekilde; " Elini mi öperdiniz? Yaşlımıydı ki? " diye soruverdi.

Kutuyu içeriye yerleştirip dışarı çıkmak üzere olan Hüsamettin'de soruyu duyduğu için muhtarla beraber kahkahalarla gülmeye başladılar.

"Eee, 83 yaş pek genç değildir beyim "

İyice aptallaşmış olan yabancı; " Ama Gelin diyorsunuz " dedi

"Haaa, şimdi anladım" derken birden ciddileşti muhtar.

"O başka bir hikayedir beyim, Yasta Gelin'in adı Asiye'dir aslında. Ama yaşadıklarından dolayı köylü ona Yasta Gelin demiş bir kere kimse kullanmadı Asiye adını. Yasta Gelin, gelin olarak bu köye geldiğinde de yastaydı, ana oldu yine yastaydı, tüm yakınları öldü yas bırakmadı yakasını. Yaşlandı, Yasta Gelin adı yapıştı kaldı tıpkı kaderi gibi."

"Hikayelere meraklısın anlaşılan, arada sırada kahveye gel , bir çayımızı iç devamını anlatır isterse sana köylüler. Ama şimdilik bu kadar, arılara bakmaya gidiyoruz şimdi"

"Çok teşekkür ederim yardımlarınız için " dedi yabancı adam. Muhtarla Hüsamettin'i dışarıya kadar yolcu ederken, bir ağırlığın üstüne çöktüğünü hissediyordu. Biraz soluklanmak ve uyumak için  içeriye yatağa doğru giderken kafası biraz karışmış gibiydi. Yeni bir başlangıç yapmasına rağmen kelimelerle anlatamayacağı garip bir duygu  bir çok soruyu aklına getirdiği halde hemen uzaklaştırdı sorularını. Yeni bir günün sabahında herşeyin çok daha aydınlık olacağına inanarak kendini yatağına bırakıverdi.

"Her şeyi geri de bırakmak ve yepyeni bir hayata adım atmak, çok daha önceden yapmalıydım " diye düşünürken o yaşlı kadının sesi bir kez daha yankılandı odanın içinde;

"Bu o kadar kolay mı sanıyorsun oğul?"

Yataktan fırlayarak dikkatlice etrafına bakındı ama kimse yoktu, cevap vermeye de korkuyordu ,"yorgunluktan" dedi kendi kendine "yorgunluktan...."

Dışarı da hafifçe esen rüzgarın ağaç yapraklarını harekete geçirme sesinden başka sadece kendi soluğunu duyuyordu. Bir kaç dakika sessizce bu sesleri dinledi , bunları bozacak başka bir ses yoktu. Birden rahatladığını hissetti ve gülümsedi.

6 Ekim 2013 Pazar

Helge Lien Trio ve Taksim



Taksim her türlü ihtişama , kalabalığa, etrafa yayılan kahkalara rağmen bir hüzün yeri de. Onca yoğun seslerin arasında taşlara, duvarlara ve havaya yayılan duyulmayan haykırışların, görülmeyen gözyaşların yeri.

Son zamanlarda etrafında dolandım ancak kalbine girmeye cesaret edemedim. Tamamiyle değişen dokusuna katlanıp katlanamayacağım konusunda kendimden emin değildim. Babamın çocukluğunda olduğu gibi en yeni ve en temiz giysileri giyerek büyükbabamın elinden tutarak gittiği bir yer olmaktan çoktan çıktı ama son zamanlarda tamamiyle değişen çehresiyle bir kaçış yeri benim için.

En son  haziran ayında can dostlarımla beraber gitmiştim.

Çok farklı duygular ve düşünceler içersinde Taksim' e gelinceye kadar yaptığımız ufak yolculuk yüzümü daima gülümsetecektir. Sonra hep beraber İstiklal'in ara sokaklarında en lezzetli yemeklerle içilen rakı muhabbeti de unutulmayacaktır.

Yaşarken, her an yapabilme olasılığımız varmış gibi umarsamadığımız bazı anlar bir daha asla yaşanmayacaktır. Ölümün kendisiyle hiç bir sorunum ya da korkum olmamasına rağmen can dostlarımın yitirilişine katlanma da zorlanıyorum. Bu güzel anıdan yaklaşık iki hafta sonra hiç beklemediğim, beklemediğimiz , bir anda yitirdim can dostumun eşi can dostumu...

Oysa yaz için planlarımız vardı. Hayal ettiği her şeyi uygulama alanına sokma konusunda onun kadar becerikli başka bir tanıdığım olmamıştır. Son zamanlarda Valencia 'ya yerleşme gibi bir düşünceyle doluydu. 20 yıldan uzun bir süre beraber olduğum bu karı-koca can dostlarımın pekte sevmediğim İspanya'ya yerleşme fikrine içten içe sıcak bakmasam da mesafelerin bizler için önemli olmadığını da biliyordum. Eski sıklıkta görüşülmeyebilirdi ama bizler birbirimizi gördüğümüz an mesafeleri kapayacak güçte dostlardık. Kaldığımız yerden sanki hiç ayrılmamış gibi devam edebilirdik. İşte yaz öncesinde; sonbaharda İspanya'da sergisi olacak öğrencimizi görmeye gitmeyi ve evlere bakmayı bile planlamıştık.

Tam bu planları ve bu planlar için hazırlıkları yaparken çaldı telefon.

Hastanelerden nefret ediyorum. Güzel anlar vardır bu mekanlarda da elbette ama ben hüznü daha fazla yaşadım hastanelerde. Çok fazla dayanamadı koca yürekli dostum. Bizlere de yokluğu ve beraber yaşadıklarımız kaldı.

Cumartesi günü Taksim'deydim.

Koskocaman aptal bir meydanın ortasında gözyaşlarımı tutamadım.

Çok sevdiğim müzisyenin konseri için İstiklal caddesini yürürken beraber yemek yediğimiz yeri geçip konser alanına geldiğimde biletimi almak için çantasını düşüren, atkısını bir yerde unutan, arkasından insanların, "bir dakika bayan bakarmısınız?" sorusuna aptal gözlerle bakan sakar bir kadın olarak beraber gittiğimiz başka bir konseri düşünürken gülmek ve ağlamak arasında garip bir yerdeydim.

Helge Lien Trio' yu severmiydi acaba?

Hiç sanmıyorum. En son gittiğimiz konserde eşimle birlikte yanyana ızdırabın en büyüğünü yaşarken biz bayanlar olarak onların suratlarındaki acıyı asla unutmadık. Ve bir daha eşlerimizle birlikte konsere gitmeme kararı aldık ama eşlerimiz bizlere saygılarından acı içinde konserin bitiş anına kadar seslerini çıkarmadılar. Ancak koşar adımlarla konser alanını terk etmeleri yıllarca en çok güldüğümüz anılardan sadece bir tanesidir.


 23. Akbank jazz festivali cumartesi günü Norveç'in en iyi müzisyenlerine ev sahipliği yaptı.

Piyanoda; Helge Lien,
Kontrbasta; Frode Berg
Davulda; Per Oddvar Johansen

Kuzey jazzın en güzel örneklerini ortaya koyarken içimdeki hüzün dalgasını alıp dağıttılar. Sadece kuzey jazz olarak değerlendiremeyeceğimiz performansları içinde rock özellikleri de barındırırken a-tonal yapıyı da içerirken teknik olarak insanoğlunun gelebileceği sınırın sınırsızlığını bizlere inanılmaz güzel bir şekilde sundular. Çok fazla yatay melodik yapı taşımayan müzikleri dikey melodik yapının en güzel örneklerini ortaya koyarken hepsi çağımızın Bach'ı gibiydi.Türkiye'de fazla tanınmasalar bile dünya müzik tarihine isimlerini altın harflerle kesinlikle yazdıracaklardır.

Ve Taksim yine her zamanki gibi insana ait her duyguyu içinde taşırken, yaşamaya devam ediyordu.

1 Ağustos 2013 Perşembe

Peri Gazozu



Sigaram kalmamış.

Hava da oldukça sıcak...

İsteksizce dışarıya çıktım. Ama iyi ki çıkmışım,dışarısı  hiç olmazsa evden daha serin. Sanki esiyor gibi de....

Bakkaldan sigaramı alıp bir kaç ay önce açılmış kafeye doğru yöneldim. Yani dört yol ağzına bir kafe açmakta nasıl bir fikir anlayamıyorum. Her dışarı çıktığımda bu kafeyi gördüğümde insanlar acaba arabaların seslerinden rahatsız olmaz mı diye düşünürdüm. Manzara diye izlediğin şey kırmızı ışıkta duran, yeşilde geçen arabalar. Uzakta bir yerde ise denizi göremesen de karşında adaların silüetini gördüğünden denizi de duyumsayabiliyorsun.

Çocukluğumdan kalma o iyot kokusu yok. Onun yerine egzoz kokularını duyabilirsin ama efsunlu kentin insanları içeriye tıkılmaktan yana değiller. Kafe hınca hınç dolu. Zorlukla yer bulabiliyorum.

Arabaların geçtiği yerde çocukluğumdan kalma izler var hiç yaşanmamış gibi. Mahallede oynamaktan sıkıldığımızda  yaz aylarında daima içimizde olan mayolarımızla denize girdiğimiz yerde arabaların geçiyor olması ne acı aslında....

Bir çay ve çizburger istiyorum yanıma gelen garsondan ve sigaramı çantamdan çıkarırken son okuduğum kitapta altını çizdiğim yerleri birleştirmeye başlıyorum. Okurken salya sümük bir hal olmuştum. Delik deşik edilmiş ruh halimle çizilen yerleri gözden geçirirken okuduğum andaki duygu durumumda hiç bir değişiklik olmadığını fark ediyorum. Yani diyorum kendi kendime;

"Ne yaptın sen Ercan Kesal?"

Yaşamından kesitler sunarken birbirini hiç tanımayan insanların hemen hemen  aynı şeyleri düşünmeleri, aynı duygular içersinde olmaları söz konusu olabilir mi?

Sormuşsun kitabında;

"Hiç, birileriyle aynı dünyada yaşamaktan utanç duyduğunuz anlar oldu mu? "
diye...

Olmaz mı?

Tanımlamaların, anlamları kısıtladığına inanan ben genellikle tanımlamalardan kaçarken özellikle insan denilen yaratığın nasıl tanımlanabileceği konusunda aciz kalmışımdır. Özellikle son on yılda duyduklarımız, yaşadıklarımızdan yola çıkarak içimde daima kocaman bir yumruk taşıyan ben B. Show'un; "İnsana ait hiç bir şey beni şaşırtmaz " sözüne karşılık şaşırmaya ve hatta sarsılmaya devam ediyorum.

Yok artık koca kadın oldum bu sefer beni şaşırtamayacaksınız insansoyu dediğim halde duvarlara çarpıp duruyorum.

"Keder bulaşmış ömrümüze " demişsin ya hani, hemde ne keder be Ercan!

Buna rağmen gülebilmeyi başarabiliyoruz, açıkcası bu gücü nerden aldığımızı bilmiyorum. Belki de hala insan olarak kalabilmeye devam etme inadımızdır sahip olduğumuz güç.

Ama sen yapamadığım tanımı yapmışsın insanlar adına;

"İnsan olmak, kendi mutlu olduğun şeyleri yanınkilere de iletmektir. İnsan kendinde olmasını istediği bir şeyi bir başkası için de aynı şiddette isteyebiliyorsa "insanım " diyebiliyor"

Artık çoğunluk bunu başaramıyor. Yaşam alanlarımızın hemen her köşesinde önceliklerimiz ve kendimiz varız. Bunları bilmeme rağmen farklı düşünebilen ve farklı yaşayabilen insanların da var olduğunu hissedebilmek büyük bir zenginlik.

Delik deşik ettin ruhumu yazdıklarınla ama en azından tek başıma olmadığımı bir kez daha anlamam da yardımcı oldun.

Biliyorum;

"Bazı şeyler insana geri dönülmez yollar çizer. Bir sarsıntı, bir kırılma olur hayatımızda ve sonra hiçbir şey eskisi gibi olmaz."

Olsun....

Her zaman tek başınalık ve yalnızlık aynı şeyler değildir gibi bir düşüncem olmuştur. Yalnızlığın büyük  şair Edip Cansever'in söylediği gibi; "Çoğulluk" olduğuna inanırım. Yazdıklarınla ortaya koyduğun serüven içersinde seni gördüm, sesini işittim. Çoğaldım. Teşekkür ederim.

30 Temmuz 2013 Salı

Korkmak



Korktuğum insanlar var benim;

Kendini haklı çıkaracak yolu kendince bularak masum olduğuna inananlar. Erdem, onur gibi kavramları unutanlar. Çevrelerine bambaşka bir kimlik gösterirken iç dünyalarında en çirkef kimlikleri taşıyanlar. Her eleştireye bir cevabı olup; "özür dilerim" kelimesini dağarcığında bulunduramayanlar. Sanatın her alanında sanatın özünü kavramadan edinilen üç beş kelimeyle kendini dahi sınıfına koyarak sanatı kullananlar. Kendi cümleleriyle konuşamayıp alıntı yaşam sürenler. Hiç bir değer yargısına sahip olmayanlar. Kendi doğrularından başka bir doğru kabul etmeyip bencillik batağından çıkamayanlar.

Başına gelen olumsuzluklarda kendi payına düşen sorumluluğu ret edip başkalarını suçlayanlar. Mazlum insan rolünü çok iyi oynayanlar. Doğumla ölüm arasına bir çentik atarak kişilerde travmaya sebep olan sapıklar. Korkaklar. Ne olduğunun farkında olmayanlar. Açık sözlü olamayıp lafı uzatıp dolandıranlar. Kendilerini günahsız görenler. İnsanları kullananlar.

Liste gerçekten uzun. Bildiğim; korkmaya devam edeceğim...


20 Temmuz 2013 Cumartesi

Tomaso Albinoni



Albinoni ilginç bir müzisyen.

Barok dönem bestecileri arasında saygın bir yeri olmakla birlikte sanki besteci olarak anılmayı pek istemeyen yanı ile de  öne çıkmaktadır. Herşeyden önce oldukça varlıklı bir ailenin çocuğuydu. O dönemlerde diğer bestecilerin maddi anlamda çektiği sıkıntıların hemen hemen hiç birini yaşamadı. Dilettante Veneto ile müziğe amatör olarak adım attıktan sonra müzik kariyerine kemancı olarak devam ederken beste çalışmalarıyla da dikkatleri üstünde toplamıştır.

Ailenin en büyük çocuğu olduğu için babasının ölümüyle birlikte aile şirketlerinin sorumluluğunda da yer aldığı bilinmektedir.

Eserlerinin hemen hepsinde kendine özgü bir lirizm vardır. Opera sanatçısı Margherita Raimondi ile evli olmasından dolayımıdır pek bilinmez opera konusunda da son derece güzel örnekler vermiştir. Eşinin ölümünden sonra ise kemancı özelliği sebebiyle 1740 yılında Keman Sonatlarını kapsayan bir kitabın varlığı uzun süre  Albinoni'nin ölümünden sonra yayınlandı şeklinde  ifade edilmesi sebebiyle bu tarihten önce öldüğü varsayılmasına rağmen, yapılan yeni araştırmalarla 1751 tarihinde öldüğü kesinlik kazanmıştır.

Ancak ne yazık ki gerçek ölüm tarihine kadar geçen süreç içersinde Albinoni'nin başka eserlerine tanık olamadığımız için  uzun bir süre beste yapmadığını kabul etmek zorundayız.

Herşey bir yana söz konusu Albinoni olduğu zaman farkında olmadan diğer eserlerini bir kenara atarak  Adagio in G minor eseriyle onu hatırlarız. Samimi olmak gerekirse muhteşem bir eserdir. Aradan, ortalarsak 300 yıl geçmesine rağmen hiç bıkmadan defalarca dinleyebileceğimiz bir eser bırakabilmek gerçekten çok önemlidir.

Sayısız filmlerde jenerik müziği olarak kullanılmış, bunun dışında hemen her müzisyen için yorumlanması gereken  eser olması gibi bir önceliği de sahiptir.

Tüm adagiolar özeldir.

Adagiolarda kelimelere yansımayan farklı bir büyü vardır. Hüzünlü bir ağırlıkta çalınması ya da söylenilmesi anlamına gelse bile Adagioların içindeki hüzün asla arabesk olmayan bir hüzün olup insanı insan yapan nitelikleri de içinde barındırır gibi gelir bana.

Adagio in G minor ise her zaman dinlediğim müziklerin arasında tamamiyle başka bir yere koyduğum müziktir. Bu büyük ustanın eserini her dinleyişimde zamanın durduğunu, etrafa doğanın en güzel kokularının  yayıldığını, en güzel renklerin etrafımda uçuştuğunu hissederim. Bu eser tüm duyularıma hitap eden bir özellik taşır.

Benim için bir sevgi sembolüdür de.

En fazla haksızlık ettiğimiz kavram aslında sevgi. Ya doğru düzgün kullanmayı bilmeyip, sürekli gerekli ya da gereksiz bir şekilde kullanarak içini boşaltırız, ya da ifade etmek yanlışmış gibi özenle saklayıp kendi içimizde yaşatırız.

Müzikte en önemli olgunun nüans olduğunu müzikle uğraşanlar bilir. Müziğe anlam ve derinlik kazandıran nüanslardır. Doğru ve zamanında uygun özelliklerle yapılan nüanslar bir eserin devleşmesine sebep olur. İşte sevgi de yaşamdaki nüanstır. Hele bir de müzikle birleşirse asla unutulmayacak anılar kalır.

Seneler önce Van'da kerpiç evimde kendi yalnızlığımı yaşarken kapımın çaldığı o günü hatırlıyorum. Kimsenin artık sokağa çıkamayacağı bir zamandı, hele bir bayansa...

Ama benim kapım çalınıyordu ve ben kapıyı açmaya gittiğimde karşımda soğuktan korunmak için kafasını gözünü sımsıkı sarmış arkadaşımı gördüm. Şaşırdım tabii, içeri girmeyeceğini söyledi ve bana "Hemen TRT FM i aç Sanem "dedi. Karanlıkta karlara bata çıka hızla benden bir kaç ev uzaklıktaki evine doğru giderken kapıyı kapatıp radyoyu açtığımı hatırlıyorum.

Ne kolay yaşıyoruz şimdiki zamanlarda.

Elimizin altında cep telefonları ve bir kaç tuşun ardından konuşmayı istediğimiz sesle birlikteyiz. Çok uzun seneler geçmemesine rağmen ailelerimizle konuşabilmek için PTT gidip saatlerce beklediğimiz zamanlar hiç yaşanmamış gibi...

Hemen radyoyu açtım.

O tüm notalarını ezbere bildiğim eser yankılanıverdi kerpiç evimde.

Ta Venedikte 1671 yılında dünyaya gelmiş bir adamın ezgileri yankılanıyordu Van'da.

İşte tam o anda, sabahları henüz okuluna gitmeden, eve  geldiğinde başka sorunlarla karılaşmamak için eline alıp çıktığın mecrefe ile dam da kar temizlemenin, yüzünü yıkayabilmek için bahçede bir kaba doldurduğun kar sularını ısıtarak bahçedeki musluğun donmuş bölgelerine döktüğün sıcak suyun, araya mesafelerin girmesi sebebiyle tamamiyle  sana farklı bir dünyada özlemlerinin hayatına getirdiği zorluklar uçup gitmişti bir anda

Bir gece senin için sıcak odasından kalkıp kapını çalan sevgili arkadaşının sana sunduğu sevgiden daha güzel bir şey varmıdır? İşte Albinoni bana bunları yaşatan ve duyumsatan bir adamdır.

17 Şubat 2013 Pazar

George Orwell-Hayvan Çiftliği


Daha önce okuduğunuz bir romanı bir kez daha okur musunuz bilmiyorum ama öyle eserler var ki bir kaç kez okusanız bile aynı tadı belki de daha farklı tatları size hatırlatacaktır. George Orwel bu edebiyatçılardan biri. Onun eserlerini bir kez okumak yeterli değildir. Yaşadığınız dönem içerisinde bir kaç kez okumanızda yarar bile vardır.

Hayvan Çiftliği ve Bin Dokuz Yüz Seksen Dört romanı bunların arasındadır. 

George Orwel yaşadığı dönemde de günümüzde de,- bana göre gelecek günlerde de- en fazla tartışılan isimlerden biri.1903 yılında Hindistan'ın Bengal eyaletinin Montihari kentinde dünyaya gelen edebiyatçı, ailesiyle birlikte İngiltere'ye döndükten sonra eğitimini Eton College'de tamamlamıştır.Gerçek adı Eric Arthur olan edebiyatçı 1922-1927 yılları arasında Hindistan İmparatorluk Polisi olarak görev yaptığı sırada İmparatorluk yönetiminin iç yüzünü görmesi sebebiyle durumundan dolayı hissettiği sıkıntı nedeniye görevinden istifa etmiş ve yazarlığa adım atmıştır.

Yazarlığı özellikle yaşadıklarından ve gördüklerinden dolayı yönetime eleştirel bir bakış açısıyla dile getirdiği düşüncelerle örülüdür. Bu anlamdaki ilk eseri Bir Fili Vurmak adlı kitabı 1950 yılında yayımlanmıştır. Bu eser sömürge memurlarının davranışlarını eleştiren makalelerden oluşmuştur.

İkinci dünya savaşının sonlarına doğru yazdığı Hayvan Çiftliği ise bu savaş sonrası ortaya çıkan komünist rejimi özellikle Stalin dönemini eleştiren bir çeşit taşlamadır.

Kendisini tüm dünyaya tanıdan kitabı ise bilim kurgu şeklinde yazdığı Bin Dokuz Yüz Seksen Dört adlı romanıdır.Bunların dışında eserlerine kısaca göz atacak olursak;


    Paris ve Londra'da Beş Parasız (1933)
    Burma Günleri (1934)
    Papazın Kızı (1935)
    Zambak Solmasın (1936)
    Wigan İskelesi Yolu (1937)
    Katalonya'ya Selam (1938)
    Daralma (1939)
    Hayvan Çiftliği (1945)
    Bin Dokuz Yüz Seksen Dört (1949)

Adlı eserleri edebiyat dünyasına kazandıran sanatçı 1950 yılında aramızdan ayrılmıştır.



Bugün neredeyse 40. basımları yapılacak olan bazı kitapları, Hayvan Çiftliği ya da Bin Dokuz Yüz Seksen Dört yazıldıktan sonra kolay kolay yayımlanmayacaktı.İkinci Dünya Savaşının sonlarında dünya yeni bir düzene geçerken ortaya çıkan rejim  de yaşananlar ve uygulamalardaki bazı aksamalar özellikle tutucu çevrelerce kolaylıkla kullanılabileceği endişesiyle bu eserlerini yayımlamak istemeyen yayınevleri ikiye bölünmüş durumdaydı.

Örneğin Hayvan Çiftliği uzun yıllar Amerika'da liselerde zorunlu olarak okutulan kitapların başında yer alır. Komünist rejime karşı olanların romanda anlatılan olayların kurgusuyla Komünizme eleştirisi şeklinde ele alınmasıyla bir süre sonra özellikle sağ kesim tarafından övgüye değer bir kitap haline gelmişken, sol kesim tarafından da haksız bir eleştiri olarak ele alınmıştır.

O dönemin nesnel koşullarında her iki taraf arasında kabul ya da tam tersi bir ret ediş yaşanılırken günümüz koşullarında kitabı bir kez daha değerlendirdiğimiz de bu anlamda bir eleştirel yaklaşım olmasına rağmen kitabın kurgusuyla birlikte dağıtılan rollerle son derece gerçekçi bir bakış açısının da var olduğunu inkar edemeyiz.

İnsanların zulumleri, ve kendi çıkarlarınını düşünmesi sonucunda bir çitflikte yaşayan hayvanlar bir araya gelerek bir baş kaldırıya sebep olup eşitlik adına mücadele etmek için büyük bir savaş verirken, insanlığın tarihsel geçmişleri de bazen komik bazen trajik bir şekilde bizlere sunulur.

Kendilerini sömüren insanlara karşı gayet güzel bir şekilde organize olarak insanların ellerinden yönetimi alan hayvanlar, kendilerine başkan olarak seçtikleri domuzların önderliğinde istedikleri yönetimi elde ederler ama, iktidar düşkünlüğü daha önce yaşadıkları günlerden çok daha baskıcı ve acımasız bir döneme girdiklerinde yaşadıkları son derece gerçekçi bir gözle ortaya konur.

Açıkcası ben, ilk yayınlanması esnasında dünyanın gündeminde olanlarla ilişkilendirmekle beraber, o dönem yaşanılanlara salt  bir eleştiri  gibi ele alamıyorum.

Hangi yönetim olursa olsun, toplum düzenini doğru amaçlardan saptırdığımız anda işin içine sokulan egolarla yerle bir edebileceğimizin en ilginç yöntemle anlatıldığı bir kitaptır diyeceğim.

Hayvan Çiftliğinde özellikle romanın sonu bence inanılmaz güzel bir düşünceyle bitirilmiştir.

Yönetim el değiştirip hayvanların eline geçtiğinde eski efendileri olan insanlarla birlikte düzenlenen şölen sofrasında dışarda kalan hayvanlar içiride olup biteni anlamak için yüzlerini camlara dayadıklarında domuzların yüzlerinde bir tuhaflık sezerler.

"İçeride on ikisi de öfkeyle bağırıyor, on ikisi de birbirine benziyordu. Artık domuzların yüzlerine ne olduğu anlaşılmıştı. Dışarıdaki hayvanlar, bir domuzların yüzlerine, bir insanların yüzlerine bakıyor, ama birbirlerinden ayırt edemiyorlardı"

Günümüz koşullarında kitabı bir kez daha okuduğumuzda romanın kahramanları gibi kendi yazgısını elinde tutamayan, kendini yönetenleri sorgulamayı aklından bile geçirmeyen kişilerin sonlarının araba beygiri Boxer gibi olacağı mutlaktır

Evet, eğer özgürlüklerimizi savunamazsak özgürlüğün aynı zamanda son derece kırılgan da olabileceğini unutup elimizden kayıp gitmesine kendi ellerimizle izin vereceğimizi bir kez daha unutmamalıyız.

Bu ve buna benzer bir çok sebeple bu romanı son derece gerçekçi özellikleriyle zamanında yaşanmış anlamsız tartışmaların ötesinde bir kez daha okumak gerekir diye düşünüyorum.

31 Ocak 2013 Perşembe

Landfill Harmonic




Müzik eğitimciliği yaşantımda müzik adına beni heyecanlandıran bir çok şey olmakla birlikte ortaya çıkan proje kapsamındaki iki olgu her anlamda kalbimin çok hızlı atmasına sebep olmuştur.Bunlardan bir tanesi Venezuela çıkışlı El Sistema ve diğeri de Paraguay çıkışlı Landfill Harmonic.

El Sistema ile ilgili bilgilere bu blogta ulaşabilirsiniz ama Landfill Harmonic ile ilgili duygu ve düşüncelerimi yeni yazıyorum.

El sistema

İçinde yaşadığımız düzen mavi gezegenin hızla kirlenmesine ve yok oluşuna sebep olurken doğanın dengesini korumak adına yapılan çalışmaları saygıyla karşılıyorum.Gerçekten hepimiz mavi gezegende yaşarken bizden sonra gelecek nesillere yaşanabilir bir dünya bırakmakta birincil görevimizdir. Landfill Harmonic gelinen aşamada bu kapsamda ele alınabilir ama El Sistema gibi bir benzerlikte söz konusu.

Şimdi;

Jose Antonio Abreu, müzik eğitimi almış olmasına rağmen meslek olarak ekonomistliği kendine seçen ve kendince bir hayali yaşama geçirerek ülkesindeki kötü koşullarda yaşayan çocukların yaşamlarını kurtarabilmek adına 12 öğrenciyle başlayan ve şimdi sayısı 260 bini bulan öğrencisiyle yaşama potansiyel suçlu olarak başlayan çocukları kurtaran bu çocukları orkestra üyesi ve müzisyen olarak yetiştiren bir sistemdir. Üstelik bu sistem dünyanın her tarafında örnek olarak ele alınmaya çoktan başlamıştır.

Landfill Harmonic ise Paraguay'da yaşamını çöp atıklarını toplayıp satarak sağlayan bir babanın çöpte bulduğu eski bir kemanı onararak evdeki kızına vermesiyle başlayan bir başka serüven.Yeni bir çalgı alabilecek güçte olmayan, ekonomik koşulları oldukça kısıtlı insanların yaşadığı bir bölgede çeşitli atık malzemelerden yararlanarak oluşturulan çalgılar yeniden bir değer oluştururken çocukların ve gençlerin müziğe olan tutkularıyla birleşerek bir orkestraya dönüşmüş durumda.



İster istemez yaşamını müzikle iç içe olarak uzun yıllardır geçiren bir kişi olarak ister istemez bunlar neden benim ülkemde olamıyor diye bir soru aklıma geliyor.Aslına bakarsanız potansiyel olarak müzik adına oldukça zengin bir kültüre sahip bir ulusuz.Ayrı ayrı ortaya koyacak olursak yine müzik adına son derece güzel şeylerde yapılıyor.Hemen her şeye sahipmiş gibi gözüksek bile sonuca baktığımızda hiç bir şey yapılmamış gibi bir durum ister istemez insanın aklına geliyor.

270 müzik merkezi, 15 bin eğitmeni, 102 gençlik, 55 çocuk ve 30 senfoni orkestrasıyla El Sistemayla Venezuela'da sonuçlanan müzik çalışmalarına baktığımızda ülkemizde bir şey yapılamadığını söyleyebiliriz sanırım.

Ya da Paraguay'dan çok uzakta bir yerde Türkiye'de bu orkestra ve eserlerini dinlerken hatta derslerimizde doğayı korumak adına bir çok bilgi verdiğimiz ülkemizde buna benzer çalışmalar yani dünyada ses getirebilecek hangi başarıya imza atmış durumdayız?



Hangi konu olursa olsun, ülkemizle ilgili bir başarı elde etmek istiyorsak öncelikle bu ülkenin nesnel koşullarını ve bu nesnel koşullarla birlikte bir tavır  aynı zamanda politika geliştirmemiz gerekmektedir. Doğal olarak öncelikle işini doğru yapan sosyologlara ihtiyacımız vardır.Ben çok  uzun zamandır bu ülkede sosyologların sesini duyamaz oldum. Sesini çıkartmaya çalışanları da yok etme konusunda uzman olduğumuzdan çok fazla umutlu olmadığımı hemen belirtmek zorundayım.

Bizim gibi geri kalmış ülkelerde, ortaya iyi sonuçların çıkması düşünebilen beyinlerle ve sorunları bilimsel olarak ortaya koyabilen kişilerle olabilir.

Hepimiz daha özgür, insanca ve mutlu bir yaşam arzulamaktayız. Bunu elde edebilmenin yolu doğru soruları sormanın yanında çözüm için toplumsal yaralarımızın bir an önce halledilmesi gerekmektedir. En azından bu konuda çaba sarfeden insanların önünün açılması gerekmektedir.

Yukarı da kısaca anlatmaya çalıştığım her iki çalışmada da var olan sistem tarafından ayrıştırılan , farklılaştırılan ve dışlanan insanlar bir şekilde her şeye rağmen insan olduklarını hissedebilip, iç dünyalarını ortaya koyabildikleri için tekrar var olabildiler.Bunu yaparken bu sisteme karşı olabilen insanların yardımıyla yaşam alanı buldular. Her iki sistemde de müzik sadece bir araçtı.

Müzisyen bolluğu olan ülkemizde buna benzer çalışmaların yapılabilmesi için öncelikle farklı düşünebilen, ufku geniş ve evrensel bakış açısını benimsemiş  insanlara ihtiyaç vardır. Gerisi çorap söküğü gibi gelecektir.

Ve gerçekten son zamanlarda kendime sıkça sorduğum tek soru şu;

Değişmek ve değişimin bir gelişim olabilmesi için neler  yapıyoruz?



30 Aralık 2012 Pazar

Yeni Yıl




Bu yılın son yazısı olsun bu...

Yeni yılda güzel şeylerin olabilme olasılığını içimde taşıyarak gülümsemek istiyorum. Hatta kahkaha da atabilirsem hiç fena olmayacak.

Öncelikle anlamsız savaşların yerini barışın aldığı bir dünyayı özlemekle geçmesine rağmen ömrüm , "olabilir" düşüncesini hala içimde taşıyorum.

Mavi gezegenin herhangi bir yerinde insana ait güzel değerleri kaybetmeden yaşayabilen kişilerin var olduğuna inanarak nefes almayı sürdürürken nicel olarak sayının az olmasını önemsemiyorum.

Umarım bu yıl, barış şarkıları söylenir mavi gezegenin her yerinde ve huzur vazgeçilmezimiz olur.

24 Aralık 2012 Pazartesi

Benjamin Grosvenor


 Son zamanlarda Benjamin Grosvenor adını sıklıkla duymaya başladım. Benjamin Grosvenor 1992 İngiltere doğumlu klasik müzik piyanisti. Sanatçı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen piyanist gerçekten piyanoda inanılmaz bir çalma tekniğine sahip.Şu an a kadar pek çok prestijli konserlerde adını duyuran sanatçı hızla şöhret basamağını tırmanırken biz dinleyiciler de böylesine yetenekli bir sanatçının var olmasıyla sevinç duyuyoruz.

Piyanoya kattığı enfes yorumlarla dünyada en çok aranan piyanistlerden bir tanesidir. Piyanodaki en yorucu ve zor teknikler onun usta parmaklarında en kolay biçimde notalara doğru bir şekilde yansırken müthiş bir zeka ve yorumlara kattığı derinlikle de adından sıklıkla söz ettirmekte.

Piyanoyu çalışındaki teknik piyanoya ait hemen herşeyi kapsayan bir ustalığı beraberinde getiriyor. Henüz oldukça genç olması da gelecek günler için bizlere güzel müjdeler veriyor. Evet nadir bir dehadan söz ediyoruz.




Henüz 11 yaşındayken BBC nin düzenlediği Genç Müzisyenler Yarışmasında gösterdiği performansla adını duyuran Benjamin, Brezilya Senfoni orkestrası , Londra Filarmoni  orkestrası ve Tokyo Senfoni  Orkestrası  gibi  ünlü orkestralarla konserler veren sanatçının yorumu  müzik otoriterelerince müziğin kalbine dalış olarak nitelendirildi.

Alexander Lazarev, Vladimir Ashkenazy ve Alan Buribayev dahil olmak üzere birçok değerli şeflerle çalışan sanatçı 2011 yılında Decca Classics ile anlaşma yaparak çalışmalarını kayıt altına alırken EMI tarafından Chopin'in 200. yıldönümü için yapılan kayıtlarda yine müzik otoritelerince haklı övgüleri aldı.

Gerçekten onun Chopin yorumlarını dinlerken sanki çok basit bir oyuncakla  oynayan bir çocuğun rahatlığında ancak işin içine müthiş bir lirizm ve dinamizm katan yorumuyla büyülenmekteyiz.

Şimdi ise en son albümü Rhapsody In Blue konuşuluyor. Bu albüm için yapılan tanıtma animasyonu gerçekten izlenmeye değer olduğu kadar müzik dağarcığımızda yepyeni bir müzisyenin harika yorumuyla dağarcığımıza zenginlik katacağa benzemektedir.
Sanatçıyla ilgili daha detaylı bilgiye ulaşmak isterseniz web sayfasını ziyaret edebilirsiniz.

Albümleri;

1- Rhapsody In Blue
2-Chopin, Listz& Ravel
3-This&That

 Web Sayfası


3 Aralık 2012 Pazartesi

Yeniden Arabesk



Ülkemizdeki müzik gelişimini tarihsel gerçekleri bir kenara bırakarak değerlendirmek son derece sakıncalıdır. Daha önceden de ülkemizdeki özellikle çok sesli müziğin yerleştirilmesi anlamında bir çok şey paylaştım. Eğer özetleyecek olursam;

Hangi ulusa ait olursa olsun, öncelikle müziği tek sesli yada çok seslilik üzerine iyi yada kötü diye sınıflamak hatadır. Müzik tarihine baktığımızda çok sesliliğin ilkel izlerini  9. y. y  da görmemize rağmen kendi ülkemizde çok seslilik oldukça yakın bir tarihte kullanılmaya başlamıştır. Özellikle bu açığı kapatmak içinde zorlayıcı özelliklerin kullanıldığı ayrı bir gerçektir.

Müzik; üç temel özellik üzerine kurgulanmıştır. Ritim, melodi ve armoni. Bu üç temel özellik aslına bakarsanız bir icat değil bir keşif olan müzikte bir arada olduğu zaman bizlere keyifli anlar yaşatır. Doğanın bir şekilde taklidi olan müzik, doğaya da baktığımız zaman bu üç temel unsuru içinde barındırarak kendi doğal akışı içersinde kavgasız gürültüsüz  bir şekilde şekil bulurken söz konusu insan olduğunda büyük tartışmalara sebep olabilmektedir.

Ritim, doğanın ta kendisidir. Ritmin olmadığı bir alan gösteremezsiniz. Mevsimler, gece gündüz ilişkisi bile ritimsel bir döngü içersindeyken elinizi göğsünüzün sol tarafınıza koyduğunuzda kalbinizin ritimsel atışını duyabilirsiniz.

Melodi de doğanın hemen her alanındadır. Rüzgarın sesinde, yaprakların hışırtılarında, kuşların ötüşünde melodiyi duyabilirsiniz.

Tüm bu melodiler aynı anda kulağımıza ses olarak geldiğinde oluşan armoni ise doğanın içersinde kendimizi kaybetmemize ve iyi hissetmemize sebep olur.

İşte müzikte doğada var olan bu olguların çok daha sistemli ve kurallar içersinde bir amaç ve duyguyla birleşerek yapılmasından başka bir şey değildir.

İçinde bulunduğumuz coğrafya ,batı çok sesliliği çok uzun zamandan beri sistemleştirerek müziğine katmışken özellikle çok sesliliği fazla önemsemeden müzik yapan bir coğrafyadır. Çünkü müziklerinde duygu çok daha önem taşırken , kalıcı bir müzik yapmak niyetini hiç düşünmemiştir. Ve doğal olarak müziğinde kullanacağı çalgılar bile çok sesliliği içinde barındırmayan, ritmi ve melodiyi önemseyen yapı içersindedir. Bütün bunlar yaşama bakış açılarıyla doğru orantılı bir seyir izler.

İşte bu aşamada doğu müziği olarak adlandırılan coğrafyamıza ait müzikleri tek sesli olduğu için yargılamak, mahkum etmek ve ilkel bulmak gerçekten hatadır.

Özellikle Cumhuriyetin ilk yıllarında, coğrafyasına ve felsefesine çok uygun olan bu müziklerimizi daha çağdaş hale getirebilmek için verilen çabalar doğru olmakla birlikte zaman zaman doğasına uygun olmayan çok sesliliklerle o zamanın insanına oldukça yabancı gelebilecek hale getirilmiştir. Ve hatta daha da ileri giderek batı-doğu diye bir ikilem yaratılarak batıyı iyi, doğuyu kötü olarak değerlendirip, iyi müzik diye batıya ait müzikler ön plana çıkartılmıştır.

2012 yılında o zamanın nesnel koşullarını göz önüne alarak yapılanları anlamamıza rağmen yanlış yapılanları da söylemek her uygar insanın görevidir. Ancak bu da doğru cümlelerle yapılmalıdır. Müzikte en önemli unsurlardan biri de; nüanstır. Bir müziği ne kadar güzel olursa olsun yerinde kullanacağımız nüanslarla çok daha ötelere taşıyabiliriz. Aynı şey yazım cümlelerimizde yada konuşmalarımızda da olmalıdır. Hipokrat'ın dediği gibi; "Bir şeyi ilaç ya da zehir yapan kullanılan miktardır." Bu sebeple eleştiri okları kelime olarak yansıtılacaksa dikkatli olunmalıdır.

 Ne geçmişte, ne bugün de, korkarım gelecek günlerde de  doğru eleştiriler yapılamayacak gibi görülüyor ülkemizde. Bir şeye karşı olurken  elimizde bilimsel anlamda veriler olmadan eleştiride bulunmak hepimizde en aydınından en aydın olmayanına kadar kazanılmış bir refleks gibi bizimle yanyana. Üstelik eleştirilerimizin içine duygusal anlamda alışkanlıklarımızı da kattığımızdan bir adım bile ilerleyemiyoruz. Oysa eleştiri yanlış görünen konularda doğru verilerle yanlışı gidermek anlamında yapılmalıdır. Bu sebeplede objektif olabilmek eleştiri yapacağımız konularda önem kazanmaktadır.




Ben bir müzik eğitimcisiyim doğal olarak ülkemde müzikle ilgili her gelişme ,söylem , ya da tartışma  benim ilgi alanıma girer. Bu ülkede kendimi bildiğimden beri arabesk müzik konusunda bir tartışma var bildiğiniz gibi. Arabesk müziğin ne olduğu ve hangi nesnel koşullar sebebiyle ortaya çıktığını elimden geldiğince anlatmaya çalıştım. Bir kez daha aynı konuya girecek değilim.

Açıkca itiraf edecek olursam, Türkiye'nin müziği arabesktir.Ve arabesk müziğe karşı olunacaksa ortaya çıkan müzikten önce bu müziğin ortaya çıkmasına sebep olan nesnel koşullara karşı olmak benim tercihimdir. Bildiğiniz gibi bu anlamda en sert tepkiyi Fazıl Say verdiğinde ortalık toz duman içersinde kalmıştı. "Arabesk yavşaklığından utanıyorum " diyerek düşüncelerini dile getirirken hiç kimse kalkıp "neden?" diye sormadan bu cümledeki yavşak kelimesine takılı kalıp terbiyesizlikle suçlama yolunu tercih ettiler. Bir müzisyenin sadece piyano çalmak yada beste yapması gerektiği şeklinde görev tanzimi yaptılar. Fazıl Say ise bu anlamda görüşlerini ortaya koymaya devam ederek "Arabesk müzik dinleyenler vatan hainidir " deyiverdi.

Eğer arabesk müzik toplum üzerinde miskin, cahil estetikten yoksun bir müzik algılayışını sergiliyor ve bu durumların kökleşmesine etken oluyorsa bu hiç te haksız bir cümle değildir. Bir ülkede sosyologlar ya da filozoflar bu anlamda suskun kalıyorsa ve bir olgunun düşünsel ve toplumsal olarak açtığı yaraları bilimsel  nedenlerle ortaya koyamıyorsa, ağzı olan konuşur misali herkes Fazıl Say a saldırır tabiki. Türkiye'nin müziği de her anlamda artık tür olarak arabesk olduğundan çoğunluk "ne diyor bu adam?" diye kendisine karşı çıkar.

Fazıl Say' a bu denli karşı çıkılırken, tarihin derinliklerinden gelen Eflatun 'un  bir sözü ister istemez benim için önem kazanmaktadır. Der ki;

"Müziğini değiştirirseniz sitenin duvarları yıkılır....."

Tarihin ta derinliklerinden gelen bu cümle ülkemiz için son derece doğru bir değerlendirmedir. Bu ulusa ait değerler müzik anlamında arabesk müziğin etkisiyle öylesine erozyona uğramıştır ki doğal olarak ülkenin ta geçmişten getirdiği değerler müzikle birlikte yok olurken diğer anlamlarda da yok oluşun içinde olduğumuzun en kısa anlatımıdır.

Arabesk müziğin içinde barındırdığı acı öncelikle karşı olduğum bir şey değildir. İnsan acısını bir şekilde her zaman dile getirmiştir. Acı, hemen hemen her sanatın ve müzik türünün içinde yer alır.

Başta fado olmak üzere acı bir çok müziğin temelidir. Bu anlamda da yanlış bir düşünce biçimine sahip olduğumuzu da belirtmek zorundayım. Özellikle sol söylemde kendine yer edinmiş olan; " Franco İspanyayı üç "F" ile yönetti. 1- Futbol, 2- Fiesta, 3- Fado " varsayımı Fadoyu arabesk müzik tanımı içersine alarak müziksel anlamda bir hatayı içinde barındırır. Evet fado da acı kesinlikle vardır. Ve fado bir gözyaşı müziğidir. Unutulmamalıdır ki fado yaşanılmış bir kederin üzerine yapılan ağıtlardır.

Aynı şekilde Yunan rebetikaları, Fransada yaşayan Cezairlilerin oluşturduğu Railer, yada Peru göçmenlerinin Chicaları hep acı üzerine kuruludur. Ama öylesine gerçek acılardır ki unutulan ve göz ardı edilen de budur. Bu müziklerle iç içe olanların hemen hepsi yaşam içersinde bu acılarla iç içeyken içlerinden kopan duygularla bu müzik türlerini oluştururken bizim ülkemizdeki hangi arabesk sanatçısı gerçek anlamda bir acı çekerek bu müziği oluşturmuştur acaba?

En iyi evlerde, yada en konforlu yaşam biçimi sürerken ve  acıların çocuğu rolünü oynarken arabesk müzikteki bu gerçek olmayan acıyı sadece halk çekmiştir.

Bu da gerçekten bana göre de vatan hainliğiyle eş değerde bir davranış biçimidir. Zaten kaderci bir zihniyete sahip olan bu halka, protesto etmeyi unutturarak, yaşanılan sıkıntıların ve üzüntülerin hepsine dolaylı bir şekilde "kabul et" mesajı veren müzik türüne genel anlamda evet demek gerçekten ne halde olduğumuzun çok ama çok açık bir fotoğrafıdır sadece.

29 Ekim 2012 Pazartesi

Bir kaç söz...




Bana göre bu ülkede en büyük sorunlardan bir tanesi; kavram kargaşasıdır. Yediden yetmişe, aydın olanından olmayanına, şehirlisinden köylüsüne kadar hemen herkes bu kavram kargaşı içersinde  iletişimsizliği yaşamaktadır. Çünkü kavramları kendine özgü gerçekliğiyle değil, bu kavramlara kendi bakış açılarımızla verdiğimiz anlamlarla en büyük iletişim kazalarına neden olmaktayız. Doğal olarak ta birbirini anlamayan bir toplum olmuş durumdayız.

Bugün Cumhuriyetin 89. yılı.

Bir ilke imza atarak bu yıl, cumhuriyetin kutlanmasına engeller konuldu. Bunu yaparken de gerçekten demokrasiyle yakından uzaktan ilgisi olmayan yöntemler kullanıldı.

Cumhuriyetimizle ilgili bir çok şey söyleyebiliriz. Kurulduğu andan itibaren bugüne gelene kadar halk tarafından seçilmiş siyasilerle birlikte lekelenmiş olduğu konusunda hemfikiriz. Lekelenmiş olsa bile cumhuriyete karşı olmak ise benim aklımın alabileceği bir şey değil.

Egemenlik hakkının belli bir kişi veya aileye ait olduğu monarşi yada oligarşi gibi kavramlara "evet" demektir, cumhuriyete karşı olmak. 21. yüzyılda monarşiden kurtulabilmek için egemen güçler tarafından istila edilmiş yurdumuzda emperyalist güçlere karşı bir savaş vererek monarşiyi yok edip yerine çok daha çağdaş cumhuriyet rejimini getirebilmiş bu halkın çocuklarının 89 yılda kafaları oldukça karışmış bir durumdadır.

Cumhuriyet tarihimizde 89 yılda siyasiler  demokrasinin özelliklerini yerine getiremeyerek toplumun acı çekmesine neden oldular. Bunları ne ret edebiliriz ne de görmemezlikten gelebiliriz. Ama yaşananların hiç biri cumhuriyeti kurmak için canını veren insanların ve cumhuriyetin suçu değildir.

Karşı olacağımız güç, "Cumhuriyet" olamaz. Tam tersine "Cumhuriyet" geleceğimizdir. Bunu görmeyip 89 yıllık süreç içersinde demokrasi adına yaşanılan yanlışları cumhuriyetten çıkartmaya çalışmak , cumhuriyeti yok etmeye çalışan akıl tutulmasına yakalanmış kişilerin işine gelecektir.

Oldukça yaralıdır cumhuriyet, yaralı olmasının dışında lekelidir de. Çok daha aydın günlere cumhuriyetin aldığı lekelerin temizlenmesiyle başlanabilinir ancak. Bu lekeleri temizleyeceğimize lekeleyenlerle aynı- farklı bir düşüncede olmakla birlikte- benzer davranışı gösterenler ise gerçek çıkmazımızdır.

Bugün topluma "ben ne istiyorsam o olur" demek isteyen zihniyete karşı direnen halk bu sebeple kutlanmalıdır. Siyasi olarak hangi görüşte olursak olalım cumhuriyete sahip çıkmak benim için siyasi bir davranış değil ,olması gereken bir davranıştır. Çünkü fikirlerimi cumhuriyet kavramında geliştirebilirim...

Son söz olarak çok sevdiğim yazar Albert Camus'nün bir cümlesini eklemek istiyorum

”Hiç kimsenin neyin ak, neyin kara olduğunu söyleyemediği yerde, ışık söner, özgürlük gönüllü bir tutsaklık olur.”

Albert Camus -

3 Ekim 2012 Çarşamba

6 Ekim ve Istanbul

                                       Fotoğraf; Şemsi Güner

Bir İstanbul aşığı olarak 6 Ekim benim için önemli bir tarihtir. Bu kente ait herşey ilgi alanıma girdiğinden Efsunlu kentimin düşman işgalinden kurtuluş günü olarak kutlanan bu tarihte önemlidir. İşin tarihi kısmına girecek değilim ama her 6 Ekim garip bir hüzün kaplar içimi. "Kurtuluş Günü" öylesine iddaalı bir cümle ki bugünler düşünüldüğünde.  Bir çok bedeller ödenerek elde edilen bir tarih bu.

Ben tarihin tozlu sayfalarına dalacak değilim. Efsunlu kentim için daha önce yazmış olduğum bir yazıyı paylaşmak istiyorum. Hep bu duyguyla dolu geziyorum hemen hergün ama bu tarihte; özellikle...



                                     Fotoğraf; Şemsi Güner



Efsunlu Kent

Bir çok şey konuşuluyor son zamanlarda hakkında ey efsunlu kent. Seninle ilgili hemen herkesin öyle çok projeleri var ki. Sessiz bir şekilde dinlemektesin hakkında konuşulanları. Çok uzun zamandır herkes bir şekilde kendince bir iz bıraktı ama yine de bendeki beni yok etmeye yetmedi yaptıkları diye mi düşünmektesin?

Hatırlıyormusun bir kaç sene önce bana göre bir tavır koymuştun tüm insanlara. Sabahın ilk ışıklarıyla Boğaziçi Köprüsünden geçiyordum ve bir doğa harikası an yaşanıyordu adeta.

Kocaman bir sisin içinden geçmiştik ve hiç bir yer görünmüyordu. Altımızda ne boğaz, ne boğazı süsleyen o tek tük kalmış yalılar, hiçbiri yoktu.

Sanki kendi adına bir ret ediş yaşıyordun. Neyi ret ediyorsun ey efsunlu kent diye aklımdan geçirmiştim. Neleri görmek istemiyorsun?

Nelerden sıkıldın?

Parke taşlarında sıcak yaz yağmurlarının küçük sellerinin getirdiği eski çivileri toplayıp satan çocukları göremeyişinin ret edişi mi bu?

Her çiviyi bulduklarında alacakları yeni kavrulmuş leblebinin taze frapan kokusuyla gözlerine yansıyan neşenin özlemi mi?

Hani özenle işlenmiş taş duvarların üstüne düşmüş yazın ortasının geldiğini yemişini koparırken anladığımız incirleri mi aramaktasın?

Trak trak şeklindeki seslerle sokağı ritme boğan yanlarındaki sebze küfeleriyle geçen atların Arnavut kaldırımlardan yankılan nal seslerini mi?

Sarıyı mı özledin ey efsunlu kent? Bahar aylarının yeşilliğinde mimozaların açtığı ve o muhteşem kokusu etrafa yayılırken leblebi tozu gibi sararmış çiçeklerini mi yoksa?

Kentlerin bir cinsiyeti vardır ve nedendir bilinmez bana kadın gibi gelir İstanbul.

Benim de isyanım var biliyormusun?

Yeni yetme sevdalara yelken açtın!

Uzun zaman önce rujun bulaşmaya başladı erkeklerinin gömleğine iz bırakan sokak fahişesiymişçesine.

Kimseye yar olmayacaktın!

Ama yine de anlatacakların bitmesin ey efsunlu kent, kahkahalarını duymaz olduk. Bir sürü anlamsız seslerin arasında cılız kalıyor sesin ve kimse görmüyor akıttığın sessiz gözyaşlarını.

Sapla saman karıştı mı susmaktır her şeyi anlamlı kılan.

Sen suskun, ben suskun

Sesler yine dökülür mü ağzımızdan, kelimelere dönüşüp cümleleri oluşturur mu dersin?


sanem uçar




29 Eylül 2012 Cumartesi

Millie Brown


Sanat kavramı insanlar var olduğu sürece tartışılmaya devam edecektir diye düşünüyorum.Ve doğal olarak genel anlamda onu tanımlamaya çalışırken ortaya çıkan her tanım ,içinde mutlaka eksik bir şeyleri barındıracaktır. Sanat, bir yerde var olan nesnel koşullara bir baş kaldırı ve ret etme üzerine kurgulansa bile herşeye rağmen sanatçılar içinde yaşadıkları çağın nesnel koşullarından tamamiyle kopukta olamazlar. Günümüz insanı sanatın her alanında oldukça farklı eserlerle karşı karşıya olup artık neredeyse takip edilemeyen akımlarla iç içe geçmiş bir sanat yumağının içinde sanki debelenmekteler.  Bu da çağımızın kaos ortamına son derece uygun bir özellik gösteriyor gibi. Sanat tarihçilerini bilemeyeceğim ama ben kendi adıma sanatın içinde yer alan biri olarak yeni oluşumları takip etmekte, bazen içime sindirmekte zorlanıyorum.

İnsanlığın geçirdiği evrimlerle doğal olarak yaşama biçimi de değişirken sanata bakış açısının da değişebileceğini gayet iyi biliyorum. Ve doğal olarak her toplumda sanat için farklı açıklamalar farklı görüşler kendiliğinden oluşacaktır. Bu anlamda bir çok açıklama yapan ve kendisini sanatı tanımlamaya ve anlamaya yönelik çalışmalar yapan kişilerin tanımları ve açıklamaları yine de bazı şeyleri anlamamda bana kolaylık sağlamıyor.

Örneğin Thomas Munro'nun sanatı tanımlarken; "sanat doyurucu estetik yaşantılar oluşturmak amacıyla dürtüler yaratma becerisidir."  cümlesini ele aldığımda bazı sanat eserlerini anlamakta zorlandığım için artık sanatçılar bu dürtüyü oluşturmuyor mu acaba? diye sormadan edemiyorum. Yani bugüne kadar elimden geldiğince sanatı anlayabildiğimi iddaa etmiş olsam da son zamanlarda izlediklerim ve gördüklerim karşında sanatı hiç anlamadığımı söylemeye her an başlayabilirim. İçinde yaşadığım çağ bu kadar mı anlatılması zor bir çağ acaba ki sanatçıların eserleri karşısında günlük hayatta içine düştüğüm bıkkınlık, iğrenme ve neredeyse hayattan kopuş  durumuyla karşı karşıya kalıyorum.

Aslında lafı fazla uzatmak niyetinde değilim. Bu düşünceyi özellikle kızım Ilgın'la birlikte geçen gün Millie Brown adlı performans sanatçısının yaptıklarını izledikten sonra çok daha yoğun olarak hissetmeye başladım. Onca eğitimim boşuna gitmiş gibi bir duygu içine  düştüm. Kendimi ilerici bir insan konumuna koymama rağmen son derece gerici bir tip gibi hissettiğimi fark ettim.

Bu sanatçının yaptığı eseri nasıl yaptığını görmeden görmüş olsaydım yaptığı resim hakkında çok farklı şeyler de söyleyebilirdim üstelik. Pekii yapılış esnasında kullanılan malzemeler beni niye ilgilendirsin ki? Öylesine çelişik duygularla iç içe kaldım ki bazı şeyleri bilmek gerçekten insan olduğumuz ve insani özelliklerimiz sayesinde kabul yada tam tersi ret ettiğimiz konuların içine girdiğinde bakış açılarımızın değişkenliğini kendi üzerimde gözlemledim.

O zaman öncelikle Millie Brown kimdir? tanımaya çalışalım.






Millie Brown genç bir İngiliz sanatçı. İçinde taşıdığı göçbe ruh sayesinde Avrupa 'nın çeşitli ülkelerinde yaşayarak alışagelmiş düzenli bir hayatın tamamiyle dışında  terkedilmiş binalar, kamyonların içinde yaşanan serseri yaşam ve doğal olarak maceraperest bir yaşantının ardından 17 yaşında  performans sanatıyla ilgili bir eğitim için İngiltere'ye dönmeyle son bulurken ister istemez yaptıklarıyla kendisinden söz ettirebilmeyi başarabilmiş bir sanatçı.

Gökkuşağı adını verdiği performans gösterisi için iki gün aç kalarak midesini tamamiyle boş bıraktıktan sonra boyaları içip sonra onları kusmasıyla oluşturduğu tablo sanat tarihinde nerede yer alacak şimdilik bilinmezliğini koruyor.

Bu performansıyla dikkatleri üzerine çekmesine rağmen eleştirilere de maruz kalan sanatçı çeşitli sanatçılarla birlikte performanslarını sergilemeye devam etti. Bu sanatçıların arasında  Lady Gaga, Nick Knight ve Ruth Hogben gibi sanatçılar yer almaktadır.

Hakkında daha detaylı bilgilere sahip olmak  isterseniz kendi bloğunu inceleyebilirsiniz.

Şimdi ise gökkuşağı  performansını sergilediği bir videoyu birlikte izleyelim. Daha sonra yaptığı sanat hakkında konuşmaya devam edebiliriz. Ben henüz nereye koyacağımı yada kabul edip etmeyeceğimi bilemiyorum.

Millie Brown

21 Ağustos 2012 Salı

Metrobüsüm Benim




Üç hafta süren seminer programının ardından araya giren bayram tatiliyle birlikte yeniden nefes almanın mutluluğundayım. Dürüst olmam gerekirse seminer programıyla ilgili olarak bir sorunum olmadı ama seminerin yapıldığı alana gidiş ve gelişlerde sorun yaşamadım dersem yalan söylemiş olurum.

Öncelikle belirtmek isterim ki özellikle eylül ayında son bulacağı söylenen efsunlu kentteki trafik işkencesinin içersinde Bostancı'dan Bahçeşehir'e gidiş geliş öyle sanıldığı kadar kolay bir şey değil. Efsunlu kentin çalışan insanlarının dramını anlamanın en iyi yolu bir günü onlarla geçirmekten geçiyor.

Bu kentin insanlarının kendilerine özgü yanlarını keşfetmenin yolu da.

Bir çok şey anlamını yitirdi bir kez daha gözümde. Evet anlatmaya başlayabilirim;

Bu serüven için Bostancı'dan kalkan tren ve Söğütlüçeşme'den kalkan metrobüs benim için uygun gibi gözüküyordu. Oldukça erken denilebilecek bir saatte 6.30 da trende oluyordum Söğütlüye gelip oradan Cevizlibağ a kadar giden metrobüste aktarma yaparak Haramidere'de bizleri bekleyen servis ile Bahçeşehir' e tam üç hafta boyunca yolculuk yaptım.

Şimdi bu serüvenden küçük notlar paylaşayım;

Uyuma eylemini sadece yatağında gerçekleştirebilen ben için her fırsatta uyuyabilen insanları görmek başta benim için oldukça şaşırtıcıydı. Aklımın almadığı ise, ineceği yerde aniden bu insanların uyanmalarıydı. Büyük bir yetenek. Eğer ben uyuyacak olsam kesin ineceğim yeri kaçırırdım diye düşünüyordum.

Üç haftanın sonunda önce bu düşüncem değişime uğradı.

Hayır!, bir kaç dakikalık bir uyku bile insana yetebildiğinden ve insansoyu kendini şartlandırma konusunda uzman olduğundan ineceği yerde aniden gözlerini açabiliyor. Ben dönüş yolunda uyumayı başarabilenler grubuna dahil oldum.

Hayretler içersinde efsunlu kentteki insanların olağanüstü bir yeteneğini daha keşfettim bu arada. Olimpiyatlara oldukça kalabalık bir sayıyla gidip pek beklenen başarıyı yakalayamamış olsakta , kısa mesafe koşucusu olarak efsunlu kentin bazı insanları bence olimpiyatlarda rekor üstüne rekor kırabilirdı. Uyurken ineceği istasyona vardığında gözlerini açan kişilerin garip bir itici güdüyle depara kalkıp metrobüste yarım kalan uykularına devam edebilmek için verdiği savaşı takdirle karşılıyorum. Bu durumu Mana Neyestani'nin "I'm First" adlı karikatürü çok daha iyi aktarabilir.



İşin ilk başlarında metrobüs durağında bazı yerlerde öbekleşen insanların bunu neden yaptığını bir türlü kavrayamamıştım. Çünkü bazı yerlerde boşluklar vardı. Neden bu boşluklarda sıra beklemeyip bir yerde toparlanıyorlardı ki?

Çok kısa bir süre sonra bunun yanıtını buldum. Doğru yerde konuçlanmak konusunda da uzman efsunlu kentin insanları. Öbeklendikleri yer metrobüsün kapısının açıldığı yerlermiş. Ben ise kalabalığa karışmayıp kimsenin olmadığı boş alanlarda beklemeyi tercih ederken içeriye giremediğimi tahmin edebilirsiniz sanırım. Tabikii en kısa zamanda bu ip ucunu bende kullanıp öbekleşen insanların arasına karışacaktım.

Büyük bir deparla neredeyse olimpiyat rekorları kırarak öbekleşen insanların arasına karışabilmeyi en kısa sürede öğrendim.

Yaşasın!!!! artık bende oturacaktım. Ayakta yaklaşık iki buçuk saatten fazla süren yolda oturmanın keyfini sürecektim.

İşin ilk başlarında insanların yüzlerine yansıyan ifadeyi anlamakta çok zorlanıyordum. Bir çok ifade şekli yansıyabilirdi. Kızgın, uykusuz, yorgun, acılı , bezgin vs. şeklinde bir çok ifadenin arasından bu yansıttıkları ifadenin ne olduğunu bir türlü anlayamıyordum. Hiç biri değildi. Bir kaç gün sonra bu ifadenin ne anlama geldiğini yakalayabildim;

Hiçlik...

Evet insanların yüzlerine verdikleri yoğun mücadelenin ardından yerleşen şey; hiçlikti. İster ayakta, ister oturdukları yerde olsun gözleri açık olan insanlar bir robot edasıyla hiçliği takınıyordu yüzlerine.

Genel anlamda yaşlı olana, çocuklulara, bayanlara yer vermek gibi bir alışkanlığı tamamiyle yitirdiğimizi gördüğüm anda bu hiçlik ifadesinin anlamını kavrayabildim. Çeşitli şekillerde orada burada yankılanan insan olmanın erdemi ve sahip olduğumuz erdemlerin tümüyle yitirildiği bu alanlarda öylesine mekanik davranışlar söz konusuydu ki, içinde duygu olmayan, doğal olarak yüze yansıyan ifade hiçlikten başkası olamazdı zaten.

Hiç alakası yokmuş gibi gelebilir ama aklıma gelen bir şeyi paylaşmak istiyorum. Seneler önce Vietnam savaşıyla ilgili görüntüleri izleyen Amerikalılar savaşın korkunç yüzünü fotoğraf ve film şeklinde evlerinin taaa içinde gördükleri zaman şok olmuşlardı. Bu vahşet görüntüleri kanlarını dondurmaya yeterliydi. İlerleyen zaman içersinde özellikle teknolojininde gelişimiyle görüntüler ve bilgiler hızla bizlere ulaşmaya başladığı zaman herhangi bir konuya ya da görüntüye üzülmek eylemimiz ne yazık ki elimizden alındı. Hızlı bilgi bu anlamda insanca duygularımızı elimizden alırken Körfez Savaşı sırasında naklen savaş izlediğimiz görüntüleri unutmayalım.

Kanıksadığımız bir davranış biçimiyle yüreğimiz çoğu şeye karşı nasırlaştı. Ve yaşam her anlamda nasırlaşmış yüreklerimizle, robotlaşmış hiçlik ifade biçimimizle yaşanmaya devam edecek gibi görünüyor. En trajik konu ise hepimizin bu davranış biçimini eninde sonunda gösterecek olması.

Bana inanmıyorsanız sadece metrobüs yolculuklarında olup bitene ufak bir göz atınız derim...