eğitici yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
eğitici yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Kasım 2009 Pazartesi

Home

00 - Home

Her geçen gün etrafımda olup bitenlere bakarken geçmiş yıllara duyduğum özlem tetiklenmekte.

Örneğin çocukluğumda yaz tatillerinde sokağa oyun oynamaya çıktığımızda akşam hava kararınca gelişlerimizi hatırlıyorum...

Annemden epey bir zılgıt yerdik.

"Bunca zaman aç susuz ne yaptınız!?"

Oysa hiç aç ve susuz kalmazdık.

Efsunlu kentte yaşadığımız hemen hemen her yer karnımızı doyurabileceğimiz yiyeceklerle doluydu.

Şimdi üzerinden arabaların geçtiği o büyük caddelerdeki bostanlarda aradığımız herşeyi bulabilirdik.Bostanlara bakıcılık edenler de minicik midelerimize gidecek domateslerin, salatalıkların, hesabını yapmazdı.

Yada mevsimine göre üzerleri meyvelerle dolu ağaçlardan dalından koparılmış meyvelerin tatlarını hiç unutmadım.

İstanbul keçiboynuzu ağaçlarıyla doluydu örneğin...

Dalından kopartılarak yenilen bir keçi boynuzunun tadını hatırlayan var mı acaba?

Çoğu şeylerimizi yitirdik, ve mavigezegen S.O.S vermekte hüzünlü bir melodiyle...

Duyarlı insanlarda var..Geçtiğimiz yaz “Home” adlı belgesel bir çok özellikleriyle son derece önemli konulara değiniyordu, muhteşem bir müzik eşliğinde...

Home; fotoğraf sanatçısı Yann Arthus-Bertrand' ın yönettiği bir belgesel filmdir.Mavi gezegenin çeşitli bölgelerinden havadan çekilmiş fotoğraflarla oluşturulmuş bir belgeseldir. Ve ekolojik dengenin bozulması sebebiyle mavi gezegeni tehdit eden tüm unsurla olağanüstü çekimler ve müzikle bizlere sunulmuştur.

5 Haziran da salonlarda DVD de youtube da aynı anda gösterime sokuldu.81 ülkede aynı anda gösterilerek tarihte bir ilke de imza attı.

Armand Amar ise müzikleriyle gerçekten bu belgeselin çok daha farklı bir şekilde duyumsanmasını sağlayan büyük bir müzisyendir.Sadece bu belgeselde değil, müziklerini yaptığı diğer filmlerde onun müziğiyle farklılık yaşatır.

Bakire İle Kurtlar
Sagan
Fidel in yüzünden
Bir şans daha
Ölümcül çözüm
Amen
Bab- Aziz
Indıgenes
The first Cry
Levon Minassian
Welcome

Bunlardan sadece bir kaçıdır.

Belgeseli izleyin derim, aşağıda da kısa bir bölümünü izleyebilirsiniz..

Belgeseldeki tüm müzikler Armand Amar ın dır. Ancak bu videoda eşlik eden müzik Vivaldi nin "Cum dederit dilectis suis somnum" adlı eseridir

sanem uçar


13 Ekim 2009 Salı

Istiklal Marşı



Her ulusun kendi bağımsızlığının simgesi durumunda olan Ulusal Marşları vardır. Bizimde Ulusal Marşımız sözlerini Mehmet Akif Ersoy un yazdığı ve müziğini de Zeki Üngör ün yaptığı " İstiklal Marşı" dır.

Diğer ulusların kendi ulusal marşlarının geçmişi nasıl bir hikayeyi ve özelliği içinde barındırır bu onları ilgilendiren bir mesele olup, bizim ulusal marşımızın bir hayli ilginç hikayesi olduğunu söyleyebilirim.

Belki de en fazla konuşulan yada tartışılan ulusal marş bizim marşımızdır.

Bildiğimiz gibi İstiklal Marşının kabulu 12 mart 1921 tarihini gösterir.

Kurtuluş Savaşının en yoğun olduğu dönemlerde ortaya çıkmış bizler için oldukça fazla anlam taşıyan marşlardan bir tanesidir.

Yeni kurulan Türkiye Devleti için hiç olmayan bir ulusal marşın yazılması ihtiyacı doğduğunda, o dönemin şairlerinin katıldığı bir şiir yarışması düzenleniyor öncelikle.Bu yarışmaya katılanlar arasında Mehmet Akif Ersoy yok. Çünkü onun bakış açısıyla ucunda bir de para ödülünün olduğu bir yarışmaya katılmak hiç doğru değil.

Bu yarışmaya ise toplam 724 şiir gönderilmiş.

Bu şiirler çok fazla ilgi görmemiş olmalı ki o dönemin Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi; Mehmet Akif Ersoy dan da şiir göndermesini istiyor. Aynı dönemlerde kendisi de milletvekili olan Mehmet Akif Ersoy bunun etik olmadığını Hamdullah Suphiye söylüyor ve ayrıca bu para ödülünden de rahatsız olduğunu...

Ancak evinde "Kahraman Ordumuza" diye ithaf ettiği hepimizin bildiği on kıtalık şiirini yazıp Hamdullah Suphi beye elden veriyor.

Ve yarışma sonuçlandıktan sonra Hamdullah Suphi, Mehmet Akif Ersoy un da şiirini okurken meclisteki yoğun ilgi, ulusal marşımızın sözlerinin şairi olarak çoktan Mehmet Akif i göstermiş oluyordu.

İstiklal Marşının kabulünden sonraki yıllar savaşla ve büyük bir mücadeleyle geçen yıllardı.Üç yıl Mehmet Akif in yazmış olduğu şiir bestelenmeden salt bir şiir olarak kalmıştır. Sonunda müzisyenler arasında yine bir yarışma düzenlenerek Ali Rifat Çağatay ın bestesi, Ulusal Marşımızın ilk bestesi olarak 1924 yılından 1930 yılına kadar çalınıp söylendi.

Linki tıkladığınız da Ali Rifat Çağatay a ait ilk İstiklal Marşımızın müziğini indirebilirsiniz. Az da değil, tam 6 yıl bu marş kullanıldı.

Ali Rifat Çağatay ın bestesi

Ancak bilinmelidir ki o yıllarda kendi bestelerinin çok daha iyi olduğuna inanan diğer besteciler zaman zaman Çağatay ın bestesinin dışında kendi bestelerini ulusal marş olarak çalıp söylettiler.

Çağatay ın bestesinin dışındaki İstiklal Marşlarının da nasıl olduğunu merak ederseniz bestecileri tıklayarak eserleri indirebilirsiniz....

Ahmet Yekta Madran ın bestesi

Muallim İsmail Hakkı Bey in bestesi

Eyyubi Mustafa Sunar ın bestesi

Hem Çağatay ın bestesi hemde diğer besteler evrensel anlamda bir ulusun ulusal marşını tam olarak niteleyebilecek durumda değildi. Bizler için Türk Sanat müziğinin çok önemli bir yeri olmasına rağmen , bazı özellikleri nedeniyle dünyanın her yerinde diğer müzisyenler tarafından da çalınabilecek marşlar değil aslına bakarsanız.

Atatürk önderliğinde yeni kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti 1930 yılına kadar Çağatay ın bestesi ile ulusal marşını söylerken , diğer bestecilerinde bestelerinin çalınması farklılıklar yaratıyordu.

Sanat anlamında yeni atılımlar peşindeki genç Türkiye Cumhuriyeti, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrasını kurmuş ve başına da Zeki Üngör ü getirmişti.

Zeki Üngör evrensel müzik normlarında bestelediği İstiklal Marşını 1922 yılında bestelemiş, ve her konser öncesi konsere geçmeden önce kendi bestesini orkestraya çaldırma alışkanlığı getirtmişti.

Böyle bir anda bir konser izlemeye gelen Atatürk, konserin başında şimdiye kadar hiç duymadığı orkestranın çaldığı müziği merak etmiş ve konser sonrası Zeki Üngör e başta çalınan müziği sorduğunda Zeki Üngör den "Bu da benim bestelediğim İstiklal Marşı " cevabıyla 1930 yılı itibarıyla Zeki Üngör ün bestelemiş olduğu marş Ulusal Marşımız olarak ilan edilmiştir.

Bir çok anlamda söylenmesi açısından büyük zorlukları içinde barındırsa ve prozodi yönünden hataları da olsa, dünyanın her yerinde müzik olarak çalınabilecek gerçekten evrensel müzik kriterlerine uygun bir parçadır.

Yukarıdaki videoda Ulusal Marşımızın Japonlar tarafından seslendirilişini izleyecek ve dinleyeceksiniz....

Evrensel bir ezgi olduğu tartışılmaz....

3 Ekim 2009 Cumartesi

Eski tatlar...

Bir çok dünya mutfağına ait lezzetleri tatmış biri olarak Osmanlı Mutfağına ait lezzetleri gerçekten çok ayrı bir yere koyuyorum. Bu anlamda bir çok kaybımız olmasına rağmen halen Osmanlı mutfağından seçkin örnekler veren yerlerin olması bu lezzetleri seven biri olarak beni mutlu ediyor kuşkusuz.

Yemek yemek benim için sadece karnını doyurmanın ötesinde bir şey olduğundan, her tattaki bir yaşanılmışlık, döneme ait özellikler hepsi birleşerek yaşayan bir olgu haline geliyor.

Şimdi hayal etmenizi istiyorum. Büyük bir konağa davetlisiniz ve sizi konuk odasına alıyorlar. Efsunlu kentin muhteşem doğasında size "hoşgeldiniz" denildikten sonra şeftali şerbeti sunuluyor;

3kilogram şeftali
3 bardak şeker
4 bardak su
2 limonun suyu

-Şeftalileri soyun. Küçük küçük doğrayıp geniş bir kaseye doldurun.
-Bir bardak şekere 2 limon suyunu katın.Ağzını kapatın ve bir gece serin yerde bekletin.
-Ertesi sabah güzelce yoğurun.Erimeyen şeftali parçaları varsa ezin
-Bir litre suya geri kalan şekeri katıp bir iki taşım kaynatın.Limonun suyunu ekleyin 5-10 dakika daha kaynatıp ateşeten alın ve soğumaya bırakın.
- Hazırladığınız şurup soğuyunca içine ezilmiş şeftalileri katın. İki üç saat dinlendirin.Sonra süzün ve şişelere aktarın
-Yarım bardak şerbete yarım bardak su oranında karıştırıp için....

Size sunulan bu şerbet herhangi büyük marketlerin birinden satın alıp sunulabilecek bir içecek değil. Zaman ayırıp içine sevginizi de katarak kendiniz hazırlamalısınız, sanırım lezzetin sırrı burada.

Şeftali şerbetinizi yudumlarken doyumsuz tatla birlikte o döneme ait müzikler yan taraftaki odadan canlı olarak kulaklarınıza gelmekte. Evin nazende kızı ders almaktadır musiki muallimesinden.Çok eskilere giden bir eser çalışılmaktadır:

Arazbar peşrevi



Kesinlikle çok özel bir misafirsinizdir ve mutfaktan doyumsuz kokular birbirine karışmaktadır. Size akşam yemeğinde sunulacak yemeğin kokusudur bu.

Terkib- Çeşidiyye

500 gr. kemiksiz, iri kuşbaşı doğranmış kuşbaşı(tercihan but tarafından)
150 gr. yağlı kuzu kıyması
150 gr. kuru kayısı
150 gr kuru erik
150 gr tatlı badem
2 orta boy sert ve sulu elma
5 kaşık nar ekşisi
2 kaşık bal
1 bardak su
1 tatlı kaşığı nişaşta
1 mercimek tanesi kadar misk
1 kahve fincanı gül suyu
tuz

- Önce nar ekşili balı hazırlayın.Bir kase de 1 bardak ılık su, 2 kaşık bal, ve 5 kaşık kadar nar ekşisini iyice eriyinceye kadar karıştırın. Eğer nar ekşisi bulamazsanız aynı karışımı kaliteli, fazla sert olmayan bir sirke yada erik suyu ile hazırlayın.

- Eti yıkayın, tencereye koyun, kapağını kapatın ve kısık ateşte suyunu ve yağını salmasını bekleyin. Suyunu saldıktan sonra kapağı açın ve kendi yağında hafifçe kavurun.

- Kavrulmuş etlere hazırladığınız tatlı-ekşi karışımı ve biraz tuz ekleyin. Kapağı kapatın ateşi iyice kısın ve 35-40 dakika pişirin. Su azalırsa birazcık sıcak su ekleyebilirsiniz.

-Kıymayı tuzlayın, yoğurun ve küçük köfteler hazırlayın

- Bademleri sıcak suya koyun. 15 dakika bekletip kabuklarını soyun ve ikiye ayırın.

- Kuru eriklerin çekirdeklerinin ayıklayıp ikiye bölün

- Etler yumuşamaya başlayınca tencereye önce köfteleri ve bademleri 15 dakika sonrada kayısı ve erikleri ekleyin. Tuzunu kontrol edip ağır ağır 20-25 dakika pişirin.

-Kayısılar yumuşayınca elmaları soyun, yarım yarım ay biçiminde, orta kalınlıkta dilimler doğrayıp yemeğe katın.(elmalar etlerin üstünde kalırsa dağılmaz)Kapağı kapatın ve çok hafif ateşte, arada bir suyunu kontrol ederek etler ve meyveler yumuşacık olana dek, yaklaşık 20 dakika daha pişirin.

-Ateşten almadan önce, yemeğin suyunu koyulaştırmak için bir tatlı kaşığı nişaştayı gülsuyu ile eritip yemeğe katın. Bir taşım kaynatın ve ateşi söndürün.

- Yemeği sofraya götürmeden önce yapılacak son bir iş kaldı. Toplu iğne başı kadar bir misk parçasını geri kalan gülsuyunda eritip yemeğe katın. Meyveleri zedelemeden yemeği şöyle bir karıştırın ve servis tabağına alın. Şölen yemeğiniz hazırdır.

Bu birbirinden ilginç malzemelerin kullanıldığı yemeğin tadını düşünemiyorum. Gerçekten her zaman değil çok özel günlerde yapılan yemeklerden sadece bir tanesi bu. Burada bu yemeğin sizin için yapıldığını bilmenin derin huzurunda müzik dinlemeye devam edebilirsiniz. İnsanın kendisini gerçekten çok özel hissedebileceği anlar olmalı bu anlar....

500 yıllık Osmanlı mutfağını bizlere kazandıran Marianna Yerasimos a teşekkürler.

sanem uçar

2 Eylül 2009 Çarşamba

Dunning-Kruger Etkisi yani Cahil Cesareti




New York Stern School of Business'te görevli psikologlar Justin Kruger ve David Dunning'in tarihe geçmelerine vesile olan bulguları, yani "Dunning-Kruger Etkisi" adıyla literatüre geçecek olan teorileri de, Türk sağduyusunun yüzyıllardır "cahil cesareti" dediği şeydir aslında.

Journal of Personality and Social Psychology'nin Aralık-99 sayısında yayımlanan teorileri özetle, "cehalet, gerçek bilginin aksine, bireyin kendine olan güvenini artırır" der.

Metin çözme, araç kullanma, tenis oynama gibi çeşitli alanlarda yapılan araştırmaların sonucunda şu bulgulara ulaşılmıştır:

-Niteliksiz insanlar ne ölçüde niteliksiz olduklarını fark edemezler.
-Niteliksiz insanlar, niteliklerini abartma eğilimindedir.
-Niteliksiz insanlar, gerçekten nitelikli insanların niteliklerini görüp anlamaktan da acizdirler.
-Eğer nitelikleri, belli bir eğitimle artırılırsa, aynı niteliksiz insanlar, niteliksizliklerinin farkına varmaya başlarlar.

Değerlendirme zaafı

İki uzman daha sonra, bu teorilerini test etme fırsatı da buldular. Cornell Üniversitesi'nden 45 öğrenciye bir test yaptılar, çeşitli sorular sordular. Ardından öğrencilerden "testin sonucunda ne kadar başarılı olacaklarını tahmin etmelerini" istediler.

En başarısızların (yani sadece yüzde 10 ve daha az doğru cevap verenlerin), testin yüzde 60'ına doğru cevap verdiklerine, ayrıca iyi günlerinde olsalar yüzde 70'e ulaşabileceklerine inandıkları ortaya çıktı.

En iyilerin (yani en az yüzde 90 doğru sonuç alanların) en alçakgönüllü denekler olduğu (soruların yüzde 70'ine doğru cevap verdiklerini düşündükleri) görüldü. (Not: Dunning ve Kruger bu çalışmalarıyla 2000 yılında Nobel de kazandılar.)

İki uzman psikolog bu bilinçsizliği, "kronik kendi kendini değerlendirme (auto-evaluation) yeteneksizliğine" bağlıyorlar. Çalışan, kendi kapasitesini değerlendirmekten ve eksikliğini teşhis etmekten acizdir. Ama asıl vahim olan, bu "yetersizlik + haddini bilmeme" kokteylinin, mesleki açıdan, karşı koyulmaz bir itici güç oluşturması. Kariyer açısından bir eksiyken, artıya dönüşmesi.

İşinde çok iyi olduğuna yürekten inanan "yetersiz", kendini ve yaptıklarını övmekten, her işte öne çıkmaktan ve haddi olmayan görevlere talip olmaktan en küçük bir rahatsızlık duymayacaktır. Aksine bunu bir "hak" olarak görecektir. "Uyanıklık" bilecektir.

Bu arada, gerçekten bilgili ve yetenekli insanlar ise çalışma hayatında "fazla alçakgönüllü" davranarak kendilerine haksızlık edecekler, öne çıkmayacaklar, yüksek görevlere kendiliklerinden talip olmayacaklar, kıymetlerinin bilinmesini bekleyecekler (ve bilinmeyince için için kırılacaklar ve kendilerini daha da geriye çekecekler) ve muhtemelen üstleri tarafından "ihtiras eksikliği" ile suçlanacaklardır. Üstleri de zaten, genelde "aynı yoldan geçmiş" insanlardır.

Buna, insan kaynaklarının, iki benzer CV arasından, "kendine güvenen ve iyi sonuç alma olasılığı yüksek" adayı tercih edeceği gerçeğini de eklerseniz, Dunning-Kruger Sendromu'nun Peter Prensibi'nin (*) yatağını yaptığı da ortaya çıkar.

Sonuçta, "Yetersiz ve Hırslı" her zaman ve her yerde daha hızlı yükselecekler ve daha yukarılara çıkacaklardır. Etrafınıza bir bakın, uzmanlara hak vereceksiniz.

"Yetersiz ve Hırslı" kişiyi nasıl tanırsınız?

1- Gücünü delegasyon bahanesinden alır. Ekibinin orkestra şefi havalarına girer.
2- Çok gürültü patırtı eder, çok şey yapıyormuş havası estirir.
3- Koridorlarda hızlı hızlı, düşünceli edayla yürür.
4- "Beşer şaşar" diye düşünür. Ama genellikle şaşan beşer başkası değil, kendisidir.
5- Ne olursa olsun, hazırlıklıymış, olacakları önceden biliyormuş gibi davranır.
6- Üstlerine karşı son derece kibardır; altındakilere (özellikle de en çok ihtiyaç duyduklarına) kötü muamele eder.
7- İktidar ilişkileri ve göstergeleri onun için çok önemlidir. Astlarına kimin üst olduğunu hatırlatmayı sever.
8- İlk denemede başarılı olamazsa, başarısızlığının belgelerini yok etmeyi unutmaz.
9- Talimatlarını post-it ile, e-postayla verir böylece astlarıyla yüzleşmekten kaçar.
10- Toplantılarda son sözü mutlaka o söyler, gerekirse başkasının sözünü tekrarlamak pahasına.