-Sanat Üzerine Varsayımlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
-Sanat Üzerine Varsayımlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Şubat 2010 Cumartesi

Sanat üzerine varsayımlar 8


İster istemez söz konusu kadın olduğu zaman söylenecek şeyler bitecek gibi gözükmüyor.

Herşeyde olduğu gibi sanatta da hedefler yeniden gözden geçirilip sorgulanmalıdır.En başta da "kadının" ele alınış biçimi sorgulanmalıdır.Sanırım bu anlamda en önemli görev kadın sanatçılara düşüyor.

Hangi alan olursa olsun kadın sanatçılar erkekler tarafından oluşturulduğuna inandıkları bu kadın kimliğini en azından eserlerine yansıtırken toplumsal cinsiyeti aşmak uğruna yapmamalıdır.

Ne yazık ki sanat dünyası başarı olarak nitelendirilen aslında temelinde erkeksi bir görüş olan düşünce yapısıyla savaşçı durumu körüklemektedir.

Bu anlamda büyük heykeltraş Camille Claudel unutulmamalıdır.

1864 doğumlu Fransız heykeltraş ve grafik sanatçısı Camille Claudel tamamiyle erkek egemen bir sanat anlayışının var olduğu dünyada kendisini ispatlamış ve gerçekten büyük eserler vermiş bir kadın sanatçıdır.

Rodin in ünlendiği yıllarda onunla beraberken Rodin in eserlerine yardım ettiği bilinmektedir.Büyük bir yetenek ve etkileyici bir kişiliği vardı doğal olarak kısa süre de Rodin in gözdesi olurken,aynı zamanda onun ilham kaynağı ve en büyük yardımcısıydı.

Rodin i aşan özgün eserler verdiğinde, sanat dünyasında heykellere ruh veren kişi olarak anılmaya başladı. Gerçekten de eserlerini incelediğimiz zaman tamamiyle iç dünyasından gelen insanca duyguların aktarıldığını görürüz.

camille1

Ne yazık ki Rodin le olan beraberliği sırasında gayrı meşru dünyaya getirdiği çocuğunun ölümüyle deprasyona girdiğinde hayatının sonuna kadar çıkamayacağı bir akıl hastanesinde yaşamaya mahkum edilecekti.

Onun eserlerinde de çıplaklığı görürüz. Ama öylesine farklıdır ki kullandığı çıplaklık,herşeyden arınmış bir duygu selinde yüzdüğünüzü fark edersiniz.

Eğer sanat eseri diye adlandıracağımız eserler varsa Camille Claudel in eserlerini bu sınıfa sokabiliriz.

İster istemez sormak gerekiyor;Camille Claudel in sonundan kim sorumludur? Sadece sonundan değil, çok daha fazla eserlerini izleyebilme şansını elimizden kim, nasıl almıştır?

Kendisi mi, Rodin mi yoksa var olan düşünce sistemi mi?

Yine kadın edebiyatçılardan birini hatırlatmak isterim:

Sylvia Plath...

1932 doğumlu bu Amerikalı kadın ortaya koyduğu eserlerden çok trajik yaşamı ve intiharı ile hep gündeme geldi.

Öylesine değerli ve edebiyat için birer hazine olan eserleri vardır ki hiç kimse bu eserleri yaratan kişinin onları nasıl, ve niçin yarattığıyla ilgilenmeye yanaşmadı.

Sylvia Plath ın yaşamı kadının kadın gibi yaşamasına izin vermeyen ve ötekileştirme üzerine kurulu bir düşünce yapısına bir savaştır sadece.

Eserlerinde de bu duygu ve düşünceyle hareket ettiğinden inanılmaz değerli şiirleri vardır.Ama bizler yine var olan sistemin bize öğrettiği mantıkla onları anlamak yerine tanı koymayı tercih edip sanatın küçülmesini sağlayanlardanız.

Ondan küçük alıntılar;

"Ölmek
Bir sanattır, diğer her şey gibi.
Üstüme yoktur bu konuda.

Öyle ölürüm ki, cehennem sanılır.
Öyle iyi ölürüm ki, gerçek sanılır.
Sanıyorum, sahneye çıkma sıran geldi diyeceksin."

.....

"Ben sizin eserinizim,
Değerli olan şeyinizim
Saf altından bir bebeğim,"

.......

"
Deli Kızın Aşk Şarkısı

Bütün dünya ölüme düşer kapattığımda gözlerimi;
Açarım gözkapaklarımı ve doğar herşey yeniden.
(Sanıyorum kafamdan uydurdum seni.)

Yıldızlar vals yaparlar, kırmızı ve mavi,
Ve keyfi bir siyahlık dörtnal peşinden:
Bütün dünya ölüme düşer kapattığımda gözlerimi.

Düşledim büyüyle beni yatağa çektiğini
Ve çılgınca öptüğünü, delice şarkı söylediğini.
(Sanıyorum kafamdan uydurdum seni.)

Devrilir gökten Tanrı, solar cehennem ateşleri:
Melek ve Şeytan’ın adamları çeker giderken:
Bütün dünya ölüme düşer kapattığımda gözlerimi.

Hayal ettim söylediğin yoldan döneceğini,
Fakat yaşlandım, artık unuttum ismini.
(Sanıyorum kafamdan uydurdum seni.)

Bir fırtına kuşunu sevmeliydim seveceğime seni;
Hiç değilse baharda göğü şenlendirir gelirdi.
Bütün dünya ölüme düşer kapattığımda gözlerimi.
(Sanıyorum kafamdan uydurdum seni.)"

Hayatı boyunca manik-depresif bozukluğuyla uğraşan bu sebeple akıl hastanesine kapatılan, bir kaç kez intihar girişiminde bulunan ve sonunda bunu gerçekleştiren bu edebiyatçıyı da unutmamalıyız.

Onların eserlerinin kaynağı var olan sistemdeki düşünce yapısına olan inançsızlıklarıydı. Ve inandıkları gibi yaşamalarıydı.

Biz ise onlara deli dedik ve unuttuk....

Gerçekten bunca sanatçı bolluğunda kimlerin gerçek sanatçı olduğunu ortaya koyma zamanımıdır dersiniz?

sanem uçar

9 Şubat 2010 Salı

Sanat üzerine varsayımlar 7



Bir şekilde hepimiz Godot’ u Beklerken sanatta kadın imgesinin kullanılması naif özelliklerin dışına doğru bir seyir izlemiştir. Ve bu seyir esnasında en fazla kullanılan olgulardan bir tanesi de "estetik" kavramıdır.

Gerçekten estetik öyle bir kaç cümleyle açıklanabilecek bir kavram değildir.Genel anlamda algılanan ve kabul gören şekliyle güzele yönelmedir.Ta ilk çağlardan itibaren estetik denilince güzele, yada iyiliğe doğru bu yönlenmede kadın en estetik yaratıklardandır.

Bu düşüncenin bir övgü mü yoksa yergi mi olduğunu henüz anlayamadım kendi adıma.Kadın mavi gezegendeki en estetik yaratıksa ve sanatta içinde estetik özellikleri barındırıyorsa en fazla kullanılan obje olması kaçınılmaz gibi gözüküyor:)

Sanat için böylesine estetik bir varlık; dünyada işlerin %66 sını yaparken dünya gelirinin % 10 nuna sahip olup, ülkemizde ve dünyada şiddete en fazla maruz kalan estetik bir yaratıktır ta aynı zamanda.

Asla meseleyi feminist bir söylem içersinde almak niyetinde değilim.Feministlerin doğru yaptığı işler olduğu kadar son derece yanlış işler yaptığına da inanıyorum ve daha da önemlisi beynin cinsiyetinin olmadığına inanan bir bakış açısıyla dünyaya bakıyorum.

Bir yerde bir yanlış var, söylenenler, yada kulağımıza fısıldananlar doğru değil. Sosyolojik bir temeli baz alarak mümkün olduğunca sosyolojik bir tartışmanın içine girmeden var olan sanat anlayışını irdelemekten öte bir şey değil yapmaya çalıştığım.

Ve bu anlamda Duchamp ı gayet iyi anlıyor ve destekliyorum.

Mavi gezegendeki estetik varlık sadece kadın değildir.Salt kadını estetik bulmak insana ve doğaya ihanet etmektir öncelikle.Bir konu da odaklaşmak bütünü parçalayıp birini ötekileştirmeye doğru yöneltmektir.

Ötekileştirdiğimizde, insana ait en doğal olgular,cinsellik gibi mesela, gerçek anlamdaki nü anlayışından ayrılarak basitleştirilen metalaştırılan duruma getiriliyor demektir.

Ayrıca dünyaya bir pencereden bakmak özgürlüğün kısıtlanması anlamına gelir.Hemen hemen birbirinin aynısı ürünler ortaya koyarak yaratıcılığın ortadan kaldırılması ve insanın kendi kendini kısırlaştırmasıdır.

Gustave Courbet 1819-1877 yılları arasında yaşamış Fransız ressamlardan biridir.Gerçeklik akımının öncülerindendir. Sayısız eserleri olmakla birlikte son zamanlarında yaptığı resimler özellikle tartışma konusu olmuştur.Çünkü bu resimler nü nün dışında erotik hatta erotik ten öte pornografik bulunmuştur.

Tartışma yaratan en büyük eserlerinden biri Dünyanın Kökeni(L'origine du Monde) adını verdiği tablosudur.

Courbet - l'origine du monde

(Gustave Courbet/ L’origine du Monde)

Sergilenmesine izin verilmemiştir yaşadığı yıllarda.

Bu aşamada Duchamp 1966 yılında "Etant donnes" adlı tablosuyla Courbet in Dünyanın Kökeni tablosunu kendisine örnek alarak var olan tüm erkek egemen sanat anlayışına bir tepki gösterdi.

duchamp-etant-donnes-part-1946-66

(Duchamp /Etant donnes)

Bir delikten bakan kişinin gördüklerini betimliyordu tablo.Kadını sadece cinsel bir obje olarak gören ve onun etrafındaki diğer özellikleri görmemezlikten gelen düşünce yapısına bir eleştiriydi tablosu.

Evet, sanırım kadın kadar erkeklerinde buna benzer pozları olmuş olsaydı mavi gezegen Duchamp un bu eserini tanıyamayacaktı.

Sanatçı ; var olanın dışına çıkabilen, kulağına fısıldananlarla yetinmeyen, kendi çığlığını yada en azından kendi fısıltısını yayabilen kişi olmak zorundadır.Bu sebeple bu anın içindeyken dünü bildiği gibi geleceği de görebilen gözlere sahip olmalıdır.

sanem uçar

7 Şubat 2010 Pazar

Sanat üzerine varsayımlar 6


Sanatta tartışmaların bitmeyeceği kesindir.

Ama bir konu vardır ki, asla tartışma konusu dahi olmamıştır.

Sanatın hemen hemen her alanında özellikle görsel sanatlarda tema olarak en fazla kullanılan obje kadındır.

İnanılmaz bir sihri vardır kadının. Edebiyatta; romanlara, şiirlere ilham kaynağı olan kadın müzikte de ilham kaynaklığını sürdürürken, görsel sanatlarda da ona ait hemen her olgu kullanılmıştır.

Her sanatçı için vazgeçilmez objelerin başında gelir kadın.

Sanatçı ister erkek olsun, ister kadın olsun bir şekilde kadına dokunmak zorundadır sanki. Kadın sanatın içersine alınmazsa sanat olmayacakmış gibi garip bir duygu içindemiyiz ne?

Sanat tarihini incelediğimiz zaman yine aynı şekilde kadının sürekli olarak obje şeklinde kullanılmasına rağmen kadınların sanatçı kimliğiyle sanatın içinde olması çok kolay olmamıştır.

Kuşkusuz sanat bir üst yapı kuruluşu olduğundan değer yargılarımız, inançlarımız ve en önemlisi bir toplumu oluşturan ekonomik yapı etkisini gösterecektir.Kadınlar da artık ekonomik yapının içersinde yer almış olmasına rağmen alışagelmiş ataerkil düzenin inançları yok olmamıştır. Ve doğal olarak bu sanata da yansıyacaktır.

Bana soracak olursanız feministleri kızdıracak bir söylemle kadınların eskiye oranla çok daha vahim durumda olduğunu söyleyebilirim.

21. yüzyılda olmamıza ve bu anlamda bir çok savaş verilmiş gibi gözükmesine karşılık bu anlamda kadınların eskiye oranla çok daha baskıcı ve ekonomik anlamda katagorilere indirgenerek tanımlandığını düşünüyorum.

Çünkü;Kadının tanımlanmasında kendi varlığını tanımlamaya çalışırken kadınlar, alınan erkek modeliyle görünürde dişi bir fizik ama erkek bakış açısını bedenine ve ruhuna ekleyen, doğal olarak çok daha fazla sömürülen bir konumda ucube bir yaratık görünümündedir.

Bu sebeple de kadın mistik zamanlardaki konumundan çok daha aşağı bir yerde ve özellikle sanatla en fazla sömürülen bir konumdadır diyorum.

Hepimiz Picasso yu biliriz.

20. yüzyılın en iyilerinden ve bu yüzyıla damgasını vuran sanatçılardandır.Bu İspanyol ressam ve heykeltraş kübizm gibi son derece ilginç ve güzel bir akımın öncüsü olmakla birlikte söylemleriyle de dikkati çeken sanatçılardandır.

Eserlerine baktığımız zaman çoğunlukla kadın temasını kullanır ve o kadınları aşağılamaktan da geri kalmaz.

“Kadınlar ya Tanrıça gibidir ya da pas pas gibi.”

cümlesi ona ait bir cümledir ve zamanında feministlerin bir hayli tepkisini çeken sanatçılardandır.

Hepimiz onun meşhur Avignon’ lu Kadınlar tablosunu biliriz.Bu tablo da Picasso kadını bedenini satan bir özne olarak resimlemiştir. avignon lu kızlar Şimdi de , geçmişte de kadın sanat adına kullanılırken "kadın imgesi" erkek egemen bir kültürün bakışıyla şekillenmiştir.Ve bizler hiç farkında olmadan sanat adına bu eserleri beğenirken kadının gün be gün bir meta haline gelmesini sistemle birlikte devamını sağlayan kişileriz.

Hatta olağanlaştıran.

Bu erkek egemen sanat anlayışına ilk tepki Duchamp la birlikte gelmiştir.Duchamp bu gidişi hiç onaylamadığı gibi o dönemlerde son derece farklı çalışmalar yapan bir sanatçıdır.Kendini makyajlı ve şapkalı olarak gösteren Man Ray fotoğrafları sanatta kadın imgesinin kullanışına ilk tepkiyi veren örneklerdir.

Duchamp_01

Ne yazık ki o dönemin kadın sanatçıları sanatın içinde yer almaya çalışırken erkek egemen bir bakışla var olmaya çalışan sanatçılardı.Duchamp ın bu tepkiyi vermesi kadınlar adına sevindirici olmakla birlikte ne o zaman ne şimdiki zamanda çok fazla yol almadığımızı söyleyebilirim.

Kadın öznesini alışagelmiş anlayışın dışında algılayabilen bir toplum ortalıkta henüz gözükmüyor.

Kadın hala sanatta bir tanrıça, erkeklerin yada erkek sanatçıların ilham perisi...

Şu anda herşeyi bırakmış en azından dürüstçe sanat kelimesini hiç telaffuz etmeden, kadının bu özelliklerinden ve bu özelliklerinin sanata dönüşmüş halini izlemekten keyif alıyorum diyebilen cesur yürekleri bekliyorum, tıpkı "Godot" u bekler gibi...

sanem uçar

28 Ocak 2010 Perşembe

Sanat üzerine varsayımlar 5



Günümüzde sanatı anlayabilmek hemen hemen her geçen gün biraz daha zorlanmakta.

Sanatçılar gerçekten kendi sınırlarını zorladıkları gibi, bizim de sınırlarımızı ister istemez zorlamaktadırlar.Sanatın her evresinde yeni bir olgu tepkiyle karşılanmıştır. Çünkü insanlar alıştıkları düzenin dışına çıkmayı genel olarak istemiyorlar sanırım.

Hala tartışılan isimlerden bir tanesi de 1945 Polonya doğumlu Gunther Von Hagens tir.

Aslında Gunther Von Hagens a sanatçı denilmeli midir? o da tartışılan olgulardan bir tanesidir.

Öncelikle Gunther Von Hagens bir bilim insanıdır.Sovyet istilasından korkarak beş yaşındayken Almanya ya kaçan Liebchen ailesi önce Berlin de kısa bir süre süren yaşamı 19 yaşına kadar Greiz de sürecektir.(Gunther Von Hagens , soyadını boşandığı ilk karısının soyadı olarak hala kullanmaktadır) Ve 19 yaşındayken bir yaralanma sonucunda hemofoli olduğu ortaya çıkınca altı ay hastanede tedavi görecek ve bu süre içersinde tıb a özel bir ilgi duyduğundan tıb eğitimi alacaktır.

1965 yılında Jena Üniversitesinde başlayan bu eğitim bir süre Gunther Von Hagens in sosyalizm ve komünizm üzerine çalışmalar yapıp aktif olarak eylemlere katılması sebebiyle iki yıl gibi bir süre hapishanede sekteye uğrayacaktır.

Ve Batı Almanya yönetimi 1970 yılında kefaletini ödeyerek serbest kalmasını sağladıktan sonra, eğitimine Lübeck te devam edecektir. Doktorasını ise 1975 yılında Heidelberg Üniversitesinde tamamlayıp bu üniversitenin Anatomi ve Patoloji Enstitüsünde bilim adamı olarak yaşantısına devam edecektir.

Halen New York Üniversitesinde konuk profösör olarak bilim çalışmalarına devam etmektedir.

Pekii bu kişiyi sanatın içine alıp almayacağımıza dair tartışmalar nelerdir ne gibi özelliği vardır?

İşte bu aşamada kafalar gerçekten oldukça karışmış durumdadır.

Gunther Von Hagens 1978 yılında bulduğu ve 1982 yılında patentini aldığı plastinasyon adlı bir teknik onu birden bire sanatın içinde görüp görmememizle ilgili tartışmaları başlattı.

Bu teknik sayesinde cesetlere verdiği formlar, şekiller cesetlerin çürümesini önlerken sanat adına heykel olarak karşımıza çıktı.Ve bu cesetler sanki her an canlanacaklarmış gibi hareket halindeki özellikleriyle karşımızdaydı.

Dans eden, satranç oynayan, spor yapan, müzik aleti çalan cesetler....

Size bir kaç örnek…

4 5

14 15

Nedir plastinasyon?

Bu teknik organik dokuların sıvı slikon polimer ile kaplanarak özelliklerini korur hale getirilmesi anlamına geliyor.

Vucut sıvıları yerine cesetlerin damarlarına slikon kauçuk yada polyester enjekte ediliyor ve damarlara silikon enjekte edilmesinden önce derisi yüzülmüş kadavra özel bir sıvının içinde bekletilerek bakteri ve mikroorganizmalardan korunması sağlanıyor.

Bu işlemler oldukça uzun bir süreyi kapsıyor. Ve istenilen duruma gelince cesetlere her türlü hareket verdirilebiliyor.

Ve böylelikle bu cesetler sanattaki ismiyle heykel adını kolaylıkla alabiliyor.

Bu çalışmalarını bağışlanmış cesetlerle yapmasına karşılık Çin de kadavra temini için plastinasyon yapan iki tesise sahip olduğu biliniyor.

Sanatçımız bunları sanat ve bilim adına yaptığını söylüyor. Kadavraların bilim adına kullanılması normalken bunların sanat adına kullanılmamasını ve etik olarak yanlış değerlendirilmesini ise gülümseyerek karşılıyor.

Kendisiyle yapılan bir röportajda;

Yaşamın içinde ölümün sıra dışı olduğunu, ama aslında ölümün normal bir şey olduğunu söylüyor ve yine ona göre ölümle yüzleşmemiz gerektiğini savunuyor ve bu çalışmaların buna hizmet ettiğini belirtiyor...

Tartışmalar devam edeceğe benziyor.

Bildiğim;

Gunther Von Hagens in bu çalışmalarının Paris ve Polonya da yasaklandığı ama özellikle Almanya, İsviçre, ve Amerika da büyük bir beğeniyle izlendiğidir...

6

sanem uçar

23 Ocak 2010 Cumartesi

Sanat üzerine varsayımlar4



Ünlü Amerikalı yazar Faulkner ın kendisiyle yapılan bir röportaj da söyledikleri bir hayli ilginçtir.

"Ben varolmasaydım başka birinin benim ya da Hemingway’in, Dostoyevski’nin yazdıklarımızı yazacağına inanırım. Bunun kanıtı Shakespeare’in oyunlarını yazdığını iddia edebileceğimiz üç ayrı aday bulabilmemizdir.

Ama Hamlet ya da Bir Yaz Gecesi Rüyası’yla ilgili önemli olan şey bu oyunları kimin yazdığı değil, birisinin yazmış olduğudur.

Sanatçı önemsizdir. Sadece onun yarattığı şey önemlidir, çünkü sanatta söylenecek yeni bir şey yoktur.


Shakespeare, Balzac ya da Homeros aynı şeyler hakkında yazmışlardır ve aslında onlar bin ya da iki bin yıl daha uzun yaşamış olsalardı, yayıncılar başka yazarlara hiç ihtiyaç da duymayacaklardı."

Son derece çarpıcı cümlelerdir bunlar.

Sadece edebiyat alanında değil, sanatın hemen hemen tüm kollarında aynı şey söz konusudur.İnsanoğlu var olduğu andan itibaren neredeyse aynı şeyleri yapmakta. Ancak buna rağmen sanatın her alanında bunca tekrar varken yine Faulkner sözlerinde saklı olan bir gerçekten yola koyulduğumuzda ortaya çıkan eserlerin özgünlüğüyle doğru orantılı olarak sanat eserleri varlıklarını sürdürmeye devam ediyor.

Bu tekrarı gördüğümüz sanat dallarının başında fotoğrafçılık geliyor.Zaten uzun bir süre sanatmıdır, değilmidir gibi bir tartışmanın sonucunda sanat olduğuna kanaat getirenlerle çıktığımız yolda fotoğraf sanatı oldukça ilginç bir yol izlemekte.

2009 yılında en çok konuşulan fotoğraf sanatçılarının başında belki de Olivier Valsecchi gelmektedir.Kendisi hakkında çok fazla bir bilgiye sahip değiliz. 30 yaşında olduğunu ve Paris te yaşadığını bilmekteyiz. Kendisiyle ilgili haber vermekten kaçınan, bu anlamda gizliliği kendine ilke edinmiş sanatçılardan.

Fotoğrafları genellikle tek bir kareden oluşmuyor. Bir amaç doğrultusunda kompozisyon şeklinde çalışmaları var.Son çalışması “Ashes To Ashes”, “Toz “serisiyle bir hayli dikkat çekti.

Fotoğraflarını çekerken "nü" fotoğrafçılığını kendisine rehber edinen sanatçılardan.Bu çalışmasında da “nü” olgusunu oldukça farklı yerlere taşıdı.

Bu çalışmadan bir kaç örnek …

12 2

9 17

Bu çalışmaların tümünü izlediğinizde göreceksiniz ki sanatçı herşeyden önce insan bedenine ait özellikleri son derece iyi bilmekte ve hareket halindeki insanın estetik yönünü gözler önüne sererken cinsiyet ayrımı da yapmamaktadır.

Ölüm ve doğum arasındaki tek gerçeğimizi “nü” ile birlikte ortaya koymaya çalışırken yaşanılan kaoslar toz ile bütünleştirilir.

Kısacası sanatçı hemen herkesin yaptığı bir işte farklı materyaller ve farklı bakış açıları kullanarak aynı şeyi yaparken son derece farklı bir şey yaratabilmiş.

Amaç kuşkusuz salt farklılık adına bir şey yapmak olmamalıdır. Ama sunulanlar kesinlikle bir yeniliği içermek zorundadır diye düşünüyorum....

sanem uçar

18 Ocak 2010 Pazartesi

Sanat üzerine varsayımlar 3



Bazen söz konusu sanat olduğu zaman kafalarımız karışabilir. Gördüğümüz ya da dinlediğimiz bir sanat eseri çok kolaylıkla izleyiciler açısından kendisi tarafından dahi kolaylıkla yapılabileceği konusunda bir fikre saplanmamıza neden olabilir.

Belki de sanat eserlerinin ya da sanatçıların bu denli bolluğu bu sebepledir....

Örneğin; Klasik Batı Müziği'nin usta sanatçılarından John Cage 1912- 1992 yılları arasında yaşamış Amerika'lı bestecidir.

Yüzyıllardan beri Klasik Müziğin aynı formlar içerisinde kullanılmasından sıkılmış olmalı ki, aynı zamanda felsefeci de olduğundan, bu alışagelmiş normların tamamiyle dışında müzik yapmaya karar verdi.

Öncelikle piyano' yu konserlerinde kullanan ve çok iyi piyanist'te olan John Cage piyano' dan çıkabilecek farklı tınıların peşine düştü.

Bu sebeple piyano'nun tellerine farklı materyaller bağlayarak çalmayı denedi, ama en büyük eseri " 4'33'' " yani bilinen adıyla "dört dakikalık sus" tur.

Bu eserin ilk halk önüne gelişinde her zamanki gibi klasik ritüellerin arasında sahnedeki yerini aldı. Ve piyanonun bir tuşuna dokundu, tam dört dakika 33 saniye sonra piyanosunun başından kalkarak seyircileri selamladı.

Kuşkusuz seyirciler neye uğradıklarını şaşırmışlardı.

Anlatmaya çalıştığı sessizliğin de bir sesi olduğuydu ve bu sessizlik içersinde bir çok sesi duyabilme olasılıklarımız...

Aşağıdaki video da bu sahnenin çok sonraları tekrarlanması var. Tam dört dakika 33 saniye boyunca müzisyenler önlerinde nota varmış gibi notalarını takip ederken sessizliğin notalarını çalıyorlar....




Çılgınca gelebilir, hatta diyebilirsiniz ki "ne var ki bunda, bende böyle sayısız beste yapabilirim, alın size beş dakikalık sus eseri...."

Kuşkusuz üretebilirsiniz, ancak unutulmamalıdır ki bunu ilk düşünen John Cage' dir ve bunu yaratırken bir amaç uğruna bestelemiştir bu eseri:)

Unutmayalım ki bugün keyifle dinlediğimiz Ravel' in ünlü" Bolero" su, ilk gösterim de bir kadının "bu ne yahu, hep aynı şey tekrarlıyor!" diyerek konser salonunu terk etmesiyle sonlanmıştır.

Evet gerçekten sanatın ne olduğu konusunda fikir sahibi olmak istiyorsak düşünmeyi elden bırakmamalıyız gibi geliyor, sanatçılarda, biz izleyici ya da dinleyiciler de....

sanem uçar

11 Ocak 2010 Pazartesi

Sanat üzerine varsayımlar 2




Sanırım insanoğlunun ortak bir payda da birleşeceği tek konu sanatın doğanın bir parçasını içerdiği şeklindeki görüş olabilir.Çünkü her sanat eserinin var olan bir şeyle bir nesneyle iç içe olduğuna inananlardanım.Soyut olarak nitelediğimiz eserlerde dahi insanoğluna ait bir hayal gücü ve yaratıcı bir zekanın kırıntıları vardır.

Pekii herşey sanat eserimidir, bir şeye sanat eseri derken neler göz önünde bulundurulur, yada bulundurulmalımıdır?

Gelinen nokta da hemen hemen her şey ne yazık ki sanat eseri olarak yorumlanmakta, ve doğal olarak etrafımızı onca sanatçı kişilerin sarmış olması şaşırtıcı gelmemektedir artık bizlere.

Bu aşamada sanatın sürekli değişen ve genişleyen bir yapısı olduğu ortadadır. İşte bu genişleme esnasında kişilerde öğrenme yerine sezdirme, çağrıştırma, hissettirme özellikleri taşıyabiliyorsa sanatsal özellik var demektir.

Sanatın amacında öğretme gibi bir olgu yoktur.Çünkü sanat bireysel bir iletişim aracı olup sanatçının kendi duygu ve düşüncelerinin ifade edilme biçimidir. Onu gerçekten sanat eseri yapacak olan ise bir bütün halinde var olanın ötesinde kişiyi, yada toplumu var olanın dışına götürebilmesidir.

Kişisel tercihlerimizle hoşumuza giden bir çok şeyi bir an için bizde uyandırdıklarıyla sanat eseri diye yorumlama huyundan vaz geçebilirsek gerçekten sanatı çok daha iyi anlayabilecek ve sanatın gelişiminde katkıda bulunabileceğiz.

Çok iyi bilmeliyiz ki bu anlamda sanatçıyla birbirimize muhtaç durumdayız. Birimiz olmadan diğerinin var olabilmesi söz konusu olamaz. Bu sebeple sanatçının her yaptığını alkışlamak,onaylamak gibi saçmalıklardan vazgeçmek zorundayız.

Bunu yapabilmek için de gerçekten sanat seversek kendimizi geliştirmekle işe başlamalıyız.

Hangi sanat dalı olursa olsun ortaya çıkan üründe bir kompozisyon,görsel, işitsel mesaj,biçim, tasarım olgusu,eserde odak noktası,ölçü, doku, ritim vs. gibi özellikleri bilmeden gördüğümüz yada duyduğumuz herşeye sanat eseri gözüyle bakabilmek etrafımızı çöplüğe dönüştürmekten öte başka işe yaramayacaktır.

Nicel birikimler bir süre sonra nitel bozulmaya sebep olacağından insanın nefes alma biçimi olan sanat ı da oksijensiz bırakacağız anlamına gelir bu.


sanem uçar

1 Ocak 2010 Cuma

Sanat üzerine varsayımlar 1




Sanatla ilgili bir sürü şey söylenebilir ama kesin bir tanımının yapılabileceğini sanmıyorum.

Yapılmıştır oysa...

Ancak ben her tanımlamanın anlamı kısıtlayacağını düşündüğümden sanatında tanımlanmasını kabul edemeyenlerdenim.

İnsanoğlunun evrende yerini aldığı andan itibaren en azından bir iletişim aracı olarak sanatı kullandığını herşeye rağmen kabul edebiliyorum.

Evet günümüzde de sanatı tanımlamak istersek o bizim iletişim aracımızdır diyebilirim belki de.

Ondan hoşlanıp hoşlanmamanın ötesinde büyük bir çoğunluk için "ben burdayım " demenin kodlanmış şeklidir sanat.

Çok daha açık ve dürüst bir şekilde ifade edecek olursam;içerdiği anlamı çok fazla anlamadan,o anda hoşumuza giden bir anlık duyguyu içselleştirmek, başkalarıyla bir şekilde iletişime geçebilmek, var olduğumuzu hissedebilmek,zayıflığımızın güçlülüğe dönüşümü için çare olarak gördüğümüz ve çaremiz olan bir olgudur sanat.

İnsanoğlunun zayıflığının kabul edilmezliği karşısındaki çığlıklarıdır sanat...

Tanımını yapamayacak olsak ta sanatla ilgili bir çok konuda söylenebilecek düzinelerce konu vardır, özellikle sanatçılar hakkında.

Öncelikle sanatçı kimliğinde bir başkaldırı olduğuna inananlardanım. Sanatçı var olanla idare edemeyip bir şekilde ne adına olursa olsun sancılı olarak nitelendirdiğim kabul edilmezliğin sancılarıyla harekete geçen kişidir. Kendini ifade etmenin yolu olarak sanatın çeşitlerinden herhangi birini seçen kişi bir başkaldırıyla harekete geçtiğinde aslında öncelikle birincil olarak kendisini ortaya koyan kişidir.

Attığı ilk adımda önce kendisi, sonra yarattığı eser olmasına rağmen kesinlikle kendini ifade ediş biçimi olan eserinin izlenmesine ihtiyaç duyduğundan başkaları da devreye girmek zorundadır ve bunlar izleyicilerdir.

Eğer bu üç olgu bir araya gelemezse ortaya çıkacak olan şeyin sanat adına konuşulabilirliği olamayacağı için sanat var olmayacaktır da.

Bireysel bir şekilde başlayıp başkalarına duyulan ihtiyaçla var olabilen bir halkadır sanat.

Bizlere öğretilen "güzel " olgusuyla hemen herşeye sanat derken gerçekten sanatı oluşturan temel özellikleri bilmeden, yada görmezlikten gelerek kabul görülen herşey aynı zamanda çıkmazlarımızdan bir tanesidir. Ancak çoğunlukla bunun farkında değilizdir.

Çünkü sanatçı olmasak ta sanatla iç içe olmak bir ayrıcalık ve bir farkındalık olduğundan, günümüzde hemen herkes neredeyse sanatın tam göbeğinin içindedir.

Her yanımız sanatseverlerle, sanatçılarla, sanat eserleriyle çevrilmiş durumdadır.

Bunca yoğunluk arasında ister istemez düşünürler yanılıyor mu diye bir düşünceye kapılıyorum...

Bence estetik tarihinin en büyük düşünürlerinden İtalyan Benedetto Croce yanılmış olabilir mi?

"Sanat, bireysel ve teorik bir etkinliktir" derken....

Hiç sanmıyorum....


sanem uçar