film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Eylül 2011 Cumartesi

Children of Heaven


Çok uzun zamandan beri izlemek istediğim ancak bir türlü izleyemediğim ama aklımın bir köşesinde her film izleyişimde bundan sonraki "O" olacak dediğim filmlerden biriydi.

1997 tarihli bu filmi bu kadar gecikmeli olarak izlediğim için çokta pişman değilim çünkü araya çok güzel filmleri aldığımı da biliyorum. Ama geçen hafta mail kutumda beni bekleyen bir süpriz vardı ve açıkcası benim için bir bayram hediyesi oldu.

Yıllardan beri izlemeyi bir şekilde ertelemiş olduğum filmin linkleri duruyordu. Bir anlık şaşkınlığın ardından indirilen linkler bana en güzel anlardan birini yaşatmaya hazırdı artık.

Orjinal adıyla “Bacheha-ye Aseman“ yani Children of Heaven di bu film.

İran sinemasının baş yapıtlarından Majid Majidi isimli bu film benim gibi geç kalmış yada izlememiş olanlar için hemen listeye alınması gereken filmlerden olmalı.

O kadar naif ve güzel bir film ki....

İki kardeşin bir ayakkabıyla başlayan son derece farklı hikayesi.

Üzerinde yaşadığımız mavi gezegende aslında farklı coğrafyalarda yaşıyor olsakta insan denilen varlığın hasletleriyle, özlemleriyle, acılarıyla, mutluluklarıyla çok farklı şeyler hissetmediğinin sinema diliyle son derece güzel anlatımı.

Tüm meselelerin belki de sadece sınıfsal olduğunun gerçeğini bu kadar yalın bir dille anlatıldığı inanılmaz güzel bir film.

İnsanlığın ortak dili türkülerdir, hepimiz aynı türküleri söylüyoruz aslında. Ama çoğunluğun türküleri ne yazık ki ağıtlar ...

İki kardeş arasında çok basit bir olayla gelişen ve bizleri yaklaşık iki saat oturduğumuz yere mıhlayan bir çok şeyi irdeleyebileceğimiz masalsı bir anlatım.

Hemen filmin künyesini veriyorum;

Bacheha-Ye-Aseman

Yapım:1997 - İran
Tür: Aile, Dram, Komedi
Yönetmen: Majid Majidi
Oyuncular: Mohammad Amir Naji, Bahare Seddiqi, Behzad Rafi, Amir Farrokh Hashemian Filmleri, Dariush Mokhtari, Fereshte Sarabandi, Kamal Mirkarimi, Masume Dair, Mohammad-hasan Hosseinian, Nafise Jafar-mohammadi
Senaryo: Majid Majidi
Senaryo (Kitap): Salman Rushdie
Yapımcı: Amir Esfandiari, Mohammad Esfandiari
Görüntü Yönetmeni: Parviz Malekzaade
Müzik: Keivan Jahanshahi
Süre: 1 saat 29 dk
Gösterim Tarihi: 22 Ocak 1999 (ABD)
Ödülleri: 1 kez Oscar'a Aday Gösterildi. 4 adet başka ödül kazandı



Filmi izlemek isterseniz tıklayın;

Alt yazı;


sanem uçar

26 Mart 2011 Cumartesi

Amedeo Modigliani



Benim için sıradışı bir ressam...

12 temmuz 1884 yılında Toskana İtalya'da dünyaya geldi.Yahudi kökenli ressam ve heykeltraştır.

Son derece hastalıklı bir bünyeye sahipti önce verem oldu arkasından tifoya yakalanınca okulu bırakmak zorunda kaldı. Okuldan ayrı kaldığı yıllarda sanata yönelerek resim dersleri almaya başladı. Bir kez daha vereme yakalanınca annesi onun daha çabuk iyileşmesi için Napoliye götürdü ve burada resim dersi almaya devam etti. Ders aldığı öğretmeni onun akademik bir eğitim alması gerektiğini söyleyince Floransa daki Güzel sanatlar okuluna başladı. Arkasından Venedik teki Güzel Sanatlar Akademisine kaydoldu. Venedik onun uyuşturucuya başlama yeri oldu ve sonunda beş parasız bir şekilde Paris e gitti.



Paris ise çok daha fazla bohem yaşayış tarzıyla alkol ve içki bağımlısı olmasını sağladı.

Uzun bir süre tedavi gördü tekrar sağlığına kavuştuğunda tanıştığı heykeltraş Constantin Brancusi onun heykele yönelmesini sağladı.

Sağlık nedenleri sebebiyle 1. Dünya Savaşına katılmak istese de askere alınmadı.

Arkadaşlarının cesaretlendirmesiyle 32 tablodan oluşan ilk kişisel sergisini açmış olsa da içinde çıplak kadın olmasından dolayı sergisi polis tarafından kapatıldı.



Ölümüyle ilgili çelişkili ifadeler mevcuttur. Yolda serseriler tarafından feci şekilde dövülmesi sebebiyle zaten hassas olan bünyesinin bunu kaldıramadığı ve şiddetli başağrısı sebebiyle menenjitten öldüğü söylenilse de dövülme olayının ölümüne sebep olduğuna inananlarda vardır.

Ancak en hazin i; 24 temmuz 1920 de toprağa verilmesinden sonra ikinci çocuğuna hamile olan eşinin beşinci kattaki evlerinden kendisini atarak intihar etmesi oldu.

İki çocuğu kız kardeşi tarafından büyütüldü.

Genelde yaptığı resimlerinde gözleri boyamamasıyla ünlenmiştir. Bir kaç resmi hariç yaptığı resimlerde gözler boyalı değildir.

Şiiri çok severdi. Yaptığı eserlerde bu şiirselliği yakalayabilirsiniz. Yalın, ince uzun formlarla belirlenen çizgisel uslup onun şiirselliğinin izlerini taşır.

Genellikle eserleri portre, ve nü dür.

Yaşamını anlatan 2004 yılı filmde başrolü Andy Garcia oynadı ve bu film büyük bir beğeni kazandı. Modigliani ile birlikte dönemin bir çok ressamınında gösterildiği film otobiyografik filmler arasında iyi filmlerden biridir.



Filmin Adı: Modigliani

Tür:
Biyografi / Dram

Yönetmen:
Mick Davis

Görüntü Yönetmeni
: Emmanuel Kadosh

Senaryo:
Mick Davis

Oyuncular:


Andy Garcia,
Miriam Margolyes,
Susie Amy,
Hippolyte Girardot,
Elsa Zylberstein,
Omid Djalili

Yapım:
2004, ABD / Almanya / Fransa / İngiltere / İtalya / Romanya

Yapımcı:
Philippe Martinez, André Djaoui, Stéphanie Martinez

Muzik:
Guy Farley

Film Süresi:
2 saat, 08 dk.




Ressamın bazı eserleri;


sanem uçar

23 Mart 2011 Çarşamba

Teneke Trampet (The Tin Drum)



Teneke Trampet okuduğum en ilginç kitaplardan biriydi. Kitabın yazarı Günter Grass bana göre sıra dışı bir edebiyatçı. 1927 yılında Almanya Danzig te dünyaya gelen edebiyatçı İkinci Dünya savaşının hüküm sürdüğü yıllarda bir genç olarak askere gitti ve askerde esir düştü. 1946 yılında geldiği Düsseldorf ta resim ve heykel eğitimi aldı. Şiir ve oyunlar yazmaya başladı ve nihayet 1959 yılında yazdığı Teneke Trampet (Die Blechtrommel) adlı romanıyla şöhreti yakaladı.

Gerçekten son derece çarpıcı bir romandır.

Grass, kendisiyle ilgili bilgiler verirken hiçbir zaman savaşa katılmadığını söylememişti. Hatta esir düştüğünü anlatmıştı. Ama bir gün Hitler’in seçkin birliği Waffen SS’e gönüllü olarak yazıldığını itiraf etti. Doğal olarak bu herkes için bir şok etkisi yarattı, hatta 1999 yılında kazandığı Nobel ödülünün geri alınacağı söylentileri yayıldı.

Açıkcası işin magazinsel tarafında hiç olmadım. Bu roman bir çok yönüyle mükemmel bir romandır. Tabuları yıkan bir yapısı vardır Günter Grass'ın. Hiç kimsenin ummadığı anlarda kendisinden beklenmeyen konu ve davranışları gösterebilen bir yapısı var.

Teneke Trampet yazarın yaşadığı çağ ile ilgili en çarpıcı açıklamaları içinde bulunduran bir romandır. Belki unutmak istediğimiz, yada hiç olmamışcasına yaşamımıza devam ederken yaşanılmışlıkları kendine özgü kurgusuyla bir kez daha gözlerimizin içine sokar.

Nasyonal Sosyalizm ve küçük burjuva kavramlarıyla ilgili olarak bu iki kavramın dünyanın başına bela olan yanlarını bir roman ile anlatabilmek gerçekten büyük bir beceridir.

Ona göre oluşan bütün felaketlerin hazırlayıcısı küçük burjavizidir.Eğer dünyaya Nasyonal Sosyalizm gibi bir olgu musallat olduysa bunda küçük burjuvazinin büyük katkısı vardır.

Haklıdır yada değildir bilemiyorum, ama 1933 yılında Hitler'in yapılan seçimlerde halktan yüzde doksan üzerinde bir oy aldığı da bir gerçektir ve doğal olarak son derece demokratik yollarla halkın desteğiyle gelen bu sesler kısa sürede hem ülkeyi hemde tüm dünyayı kana buladıysa düşüncesinde haklı olabilir.

İşte romanını da bu iz doğrultusunda geliştirmiştir. Ona göre küçük burjuvazi hala potansiyel olarak benzer hataları tekrarlayabilecek nitelikte olduğundan Oscar' a hiç büyümek istemeyen bir çocuk rolü vermiştir.

Romanın baş kahramanı Oscar gerçekten önemli bir karakterdir. Sıra dışıdır.

Üç yaşına geldiği zaman kendi isteğiyle büyümesine son verir Oscar. Büyümesine son vermiş olmasına rağmen onun gözünde ve anlatımıyla olayların örgüsündedir.

Post modern bir bakış açısıyla olayların gelişmesine tanıklık ederiz.

Yine Oscar'a son derece ilginç bir şekilde sahip olduğu bir ses verilmiştir yazar tarafından. Çıkardığı ses ile etraftaki tüm camları kırabilecek bir gücü vardır.

Aynı zamanda elinden hiç düşürmediği trampet te önemli sembollerden biridir.

Aynı adla filme de çekilen bu baş yapıtın filminde bana göre kitaptaki çoğu özelliği yakalayamıyoruz. Son derece başarılı bir film olmasına rağmen örneğin Oscar' ın bu çığlıkları ve trampeti kullanması izleyici için çok fazla tatminkar bir cevabı içinde barındırmıyor.

Neden Oscar böylesine çığlık atıyor, yada trampet çalmak onun vaz geçilmezi?...

Romanda ise bu yanıtları çok daha iyi bir şekilde anlayabiliyoruz. Bir kışkırtma aracıdır bu çığlıklar ve trampetten yankılanan sesler.

Bu arada filmde Oscar rolünü oynayan küçük oyuncu gerçekten övgülerin en büyüğünü hak ediyor bence. Olağanüstü bir performans göstermiş.

1979 yapımı bu film ve 1959 yılında yazılmış bu roman son zamanlarda sıklıkla aklıma gelmekte. Bir şekilde büyüklerin dünyasında yer almak istemeyen Oscar kimliğiyle hep çocuk kalmayı isteyen bir düşünce yapısının, dünyanın yozluğunu ve kokuşmuşluğunu böylesine güzel anlatan ender roman ve filmlerden Teneke Trampet i sıklıkla anımsamamın bir nedeni olmalı...

Ben bunun nedenini düşünürken filmin künyesini de yazayım eksik olmasın:)



Yönetmen:Volker Schlöndorff

Oyuncular;

Mario Adorf
Alfred Matzerath
Angela Winkler
Agnes Matzerath
David Bennent
Oskar Matzerath
Daniel Olbrychski
Jan Bronski
Andréa Ferréol
Lina Greff

Senaryo Yazarı:Jean-Claude Carrière , Günter Grass

Müzik:Maurice Jarre

Tür:Dram

Yapım Yılı:1979

Ülke:Almanya, Fransa, Polonya

Süre:142 dk.



sanem uçar

23 Ocak 2011 Pazar

A Single Man



Şu kış aylarının insanı canından bezdiren grip hastalığıyla uğraşmaktan canım çıkmışken, bu hastalığın insanı eve bağlayan özelliğini kullanmaya karar verdim.

Genelde evde olmaktan mutluluk duyan ben için zorunlu bir şekilde evde olmanın keyfini sürmeliydim. Okuyacak kitaplarımı öncelikle bir sıraladım. Ancak bu hastalık insanın her tarafını ağrıttığından piyano çalarken yanımızda oturan sayfa çeviricisi gibi bir kişi olmuş olsa kitap okumak keyfe dönüşecekti ama okumak değil, sayfaları çevirmek zor geldiğinden bu işi yarıda bırakmak zorunda kaldım.

En iyisi sinema sanatının içine dalmaktı.

Seyredecek o kadar çok film var ki, içlerinden birini seçtim.

A Single Man....



Tüm eleştirmenler ve izleyiciler tarafından bayağı övgüler ve ödüller almış bir film.Ünlü moda tasarımcısı Tom Ford yönetmiş filmi.

Yönetmen: Tom Ford
Tür: Drama
Ülke: USA
Dil: English,Spanish
Puan: 8.0/10
Süre: 101 min | Canada:99 min
Ödüller: Nominated for Oscar. Another 11 wins & 24 nominations
Oyuncular (ilk 5): Colin Firth, Julianne Moore, Nicholas Hoult, Matthew Goode, Jon Kortajarena

Konu;

1960'larda Amerikada yaşayan İngiliz bir profesor’un 16 yıllık partneri Jim’in ölümünden sonra girdiği bunalımla birlikte onun bir gününü anlatan bir film.

Sevgili profösör bu bunalım içersindeyken intihar etmeye de karar verir. Sevgilisinin ölümünden sonra geçirilecek zamanın bir anlamı yoktur.



Genelde intihar sahneleri son derece gerilimli ve dramatik bir bakış açısıyla sunulurken bu filmde profösörün kendini öldürmek için girişimini tebessümle izliyorsunuz. Öylesine titiz bir insan ki profösörümüz, ölümününde aynı titizlikte olmasını beklerken pozisyonunu asla beğenmeyen davranışlarıyla insanı gülümsetiyor.

Hatta daha ileriye gidip, yaşamın her türlü monotonluğuna rağmen hala devam ediyor olmasının gerçeğini de düşünmemizi sağlıyor.

Günümüzde dahi çok hoş karşılanmayan eşcinsel ilişkiyi, özellikle 60 lı yıllarda yaşamak zorunda kalan profösörümüzün hayatını buram buram eşcinsellik kokmayan yanıyla vermeye çalışması da ciddiye alınması gereken bir şey diye düşünüyorum.

Filmin görselliğine hayran kaldığımı itiraf etmeliyim. Tüm sahneler özenle seçilmiş bir görsel mekan içersinde sunuluyor.Tüm sahnelerde insanı etkileyen sanatsal tarafı ağır basan görsellikler hakim.

Bir müzik eğitimcisi olarak filmlerde seçilen müzikler kuşkusuz benim için çok önemlidir. Ve bu film de gerçekten müzikler olağanüstü bir seçicilikle seçilmiş. Muhteşem....

Filmden bir müzik dinleyelim;



Filmde bazı sahnelerdeki diyaloglar genel anlamda hepimizin aklından geçtiği cevabını bilmek istediğimiz soruları içermekte. Yukardan bakan bilgiç bir edanın dışında son derece içtenlikle verilmeye çalışılan yanıtlarla iyi bir sorgulamada yapılmış filmde.

Yaşam yaşanılmak zorunda kaldığımızda insana acı verebilir.Onu yaşanılır kılan nedir pekii?

Umarım cevabı buluruz....




sanem uçar

15 Ekim 2010 Cuma

Bir film, bir şair ve bazı düşünceler...



Son günlerde sıklıkla opera aryaları dinliyorum. Her zaman opera ayrı bir yere koyduğum müzik biçimi olmuştur. Tüm sanatların bir bileşkesi gibi gördüğüm opera insanoğlunun en büyük başarılarından biri gibi gelmiştir.

Aynı zamanda aryaların her sanatçıyla farklı bir anlama büründüğüne de inanmışımdır. En doğal çalgımız insan sesinin gelebileceği en son aşama olarak gördüğüm şan tekniğiniyle söylenen bu melodiler ruhumun ta derinliklerine inerek sanki arınmamı da sağlar.

Çeşitli aryaları dinlerken bazen şiir okumayı da çok severim. Bu anlamda geniş bir isim listem olmakla beraber son derece tutucu olduğum anlarda vardır.

Bazı edebiyatçılar okumayı becerebildiğim sürece defalarca okunacaktır tarafımdan.

İşte bu edebiyatçılardan biridir Birhan Keskin...



Bir kaç gündür aryalarıma eşlik eden şiirleriyle içimdeki boşluğu dolduran biri oldu açıkcası.

1963 doğumlu bu edebiyatçı;

1991 Delilirikler
1994 Bakarsın Üzgün Dönerim
1996 Cinayet Kışı + İki Mektup
1999 Yirmi Lak Tablet + Yolcunun Siyah Bavulu
2002 Yeryüzü Halleri

adlı kitaplarıyla Türk Edebiyatındaki özgün yerini korurken özellikle Yeryüzü Halleri adlı şiir kitabıyla baş konuğumdu.

Karınca

Ruhumdaki sabır, kalbimdeki aşkla kurdum

kor dantellerden bu yolu, ormanın altına
yeter ki oku onu.


Senin gördüğün ağzımın kenarında duran dua,

ben ayaklarımın altındaki toprağa, döktüğüm

gözyaşına inandım. Öyle uzun ki dünya;

katlanmaya, kıvrılmaya, açılıp çarşaf olmaya.

Mümkündür yol yapmaya bir ömür, yol almaya.

Ah! yine de yolumdaki kederi kimse bilmesin,
büyüsün, genişlesin, dolansın ömrümü;
kapısı kapalı çoktandır, penceresi dargın.


Kim anlayacak bu kor işaretleri?

Kimsenin dilinden okunmasın içimde ufalan.

Ovada ve dağda saklı bir mavi için

düştümdü yola. Benim de yaban bir çığlığım vardı,

çok zaman oldu, teslim ettim onu rüzgara.


Kışa girdik kıştan çıktık

ama değişmiyor insan

karınca duası diyorlar ördüğüm yola.


Özellikle bu şiiri kaç kere okuduğumu hatırlamıyorum.

"Kışa girdik kıştan çıktık
ama değişmiyor insan

karınca duası diyorlar ördüğüm yola."

İşte bu son dizeler binlerce soruyu oluşturdu beynimin kıvrımlarında...

Çevreme baktığımda, ülkemdeki gelişmelere yada dünyada yaşanan tüm anlamsızlığa ilişkin sorduğum soruların cevaplarını barındırıyordu üç dize...

Garip duygular içersindeyken demlediğim çayımı yanıma alıp hiç bilmediğim bir filmi izlemeye koyulduğumda ise filmin başında çarpıldım.

Nietzsche nin bir cümlesiyle başladı film;

"Umut en büyük kötülüktür. Çünkü işkenceyi uzatır."

2004 yılında Svetozar Ristovski yönetiminde çekilmiş bir Makedonya filmi.

Önce filmin bir künyesini vereyim;



IMDB Puanı:7.7/10

Yapım:2004 - Makedonya

Tür:Dram

Yönetmen:Svetozar Ristovski

Oyuncular:Elena Mosevska, Jordanco Cevrevski, Kiril Gravcev, Marko Kovacevic, Martin Jovchevski, Mustafa Nadarevic, Nikola Hejko, Slavica Manaskova, Todor Jonovski, Vlado Jovanovski

Senaryo:Grace Lea Troje, Svetozar Ristovski

Yapımcı:Svetozar Ristovski

Görüntü Yönetmeni:Vladimir Samoilovski

Müzik:Klaus Hundsbichler

Süre:1 saat 47 dk

Filmin konusuna gelince;

Aslına bakacak olursanız hiç te yabancısı olmadığınız bir konuyu içeriyor. Çok basit bir şekilde anlatacak olursam;

Marko adında bir çocuk, alkolik bir baba, acınacak durumda bir anne, ve her gördüğü adamla düşüp kalkan bir abla ile yaşarken okuluna devam etmeye çalışır. Bu anlamda bir çok hayali olmasına rağmen hayallerine ulaşması yaşadığı koşullarda hemen hemen olanaksızdır.

Önce öğretmenine güvenir. Çünkü öğretmeni onun yeteneğinin bambaşka bir dünya açabileceği ihtimalini vermiştir. Küçük bir umut olsa dahi bu umuda sarılan Marko elle tutulur ilk ihaneti öğretmeninden tadacaktır.

Hiç yabancısı olmadığımız topluma ve kişilere ait çürümüşlüğü son derece yalın bir dille anlatılmış olması gerçekten insanın içini acıtıyor. Kişilere ve yaşanılanlara dikkat ettiğinizde aslında herkesin bir umudun peşinde olduğunu ve son derece olumsuz karakter yansıtmalarına rağmen öz de bambaşka bir yapı sergilediklerini ve koşulların yaşantımızda ne denli etken olduğunu içiniz acıyarak izliyorsunuz.

Ne kadar seçme olasılığımızın olduğunu düşünebilirsiniz bu filmi izledikten sonra.

Filmin afişindeki bir cümlede son derece düşündürücü;

"Eat or be eaten"

İzlenmesi gereken bir film diyorum.Bir çok cevapları bulabilirsiniz, eğer soru soran biriyseniz tabikii...

sanem uçar