video etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
video etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Eylül 2012 Cumartesi

Millie Brown


Sanat kavramı insanlar var olduğu sürece tartışılmaya devam edecektir diye düşünüyorum.Ve doğal olarak genel anlamda onu tanımlamaya çalışırken ortaya çıkan her tanım ,içinde mutlaka eksik bir şeyleri barındıracaktır. Sanat, bir yerde var olan nesnel koşullara bir baş kaldırı ve ret etme üzerine kurgulansa bile herşeye rağmen sanatçılar içinde yaşadıkları çağın nesnel koşullarından tamamiyle kopukta olamazlar. Günümüz insanı sanatın her alanında oldukça farklı eserlerle karşı karşıya olup artık neredeyse takip edilemeyen akımlarla iç içe geçmiş bir sanat yumağının içinde sanki debelenmekteler.  Bu da çağımızın kaos ortamına son derece uygun bir özellik gösteriyor gibi. Sanat tarihçilerini bilemeyeceğim ama ben kendi adıma sanatın içinde yer alan biri olarak yeni oluşumları takip etmekte, bazen içime sindirmekte zorlanıyorum.

İnsanlığın geçirdiği evrimlerle doğal olarak yaşama biçimi de değişirken sanata bakış açısının da değişebileceğini gayet iyi biliyorum. Ve doğal olarak her toplumda sanat için farklı açıklamalar farklı görüşler kendiliğinden oluşacaktır. Bu anlamda bir çok açıklama yapan ve kendisini sanatı tanımlamaya ve anlamaya yönelik çalışmalar yapan kişilerin tanımları ve açıklamaları yine de bazı şeyleri anlamamda bana kolaylık sağlamıyor.

Örneğin Thomas Munro'nun sanatı tanımlarken; "sanat doyurucu estetik yaşantılar oluşturmak amacıyla dürtüler yaratma becerisidir."  cümlesini ele aldığımda bazı sanat eserlerini anlamakta zorlandığım için artık sanatçılar bu dürtüyü oluşturmuyor mu acaba? diye sormadan edemiyorum. Yani bugüne kadar elimden geldiğince sanatı anlayabildiğimi iddaa etmiş olsam da son zamanlarda izlediklerim ve gördüklerim karşında sanatı hiç anlamadığımı söylemeye her an başlayabilirim. İçinde yaşadığım çağ bu kadar mı anlatılması zor bir çağ acaba ki sanatçıların eserleri karşısında günlük hayatta içine düştüğüm bıkkınlık, iğrenme ve neredeyse hayattan kopuş  durumuyla karşı karşıya kalıyorum.

Aslında lafı fazla uzatmak niyetinde değilim. Bu düşünceyi özellikle kızım Ilgın'la birlikte geçen gün Millie Brown adlı performans sanatçısının yaptıklarını izledikten sonra çok daha yoğun olarak hissetmeye başladım. Onca eğitimim boşuna gitmiş gibi bir duygu içine  düştüm. Kendimi ilerici bir insan konumuna koymama rağmen son derece gerici bir tip gibi hissettiğimi fark ettim.

Bu sanatçının yaptığı eseri nasıl yaptığını görmeden görmüş olsaydım yaptığı resim hakkında çok farklı şeyler de söyleyebilirdim üstelik. Pekii yapılış esnasında kullanılan malzemeler beni niye ilgilendirsin ki? Öylesine çelişik duygularla iç içe kaldım ki bazı şeyleri bilmek gerçekten insan olduğumuz ve insani özelliklerimiz sayesinde kabul yada tam tersi ret ettiğimiz konuların içine girdiğinde bakış açılarımızın değişkenliğini kendi üzerimde gözlemledim.

O zaman öncelikle Millie Brown kimdir? tanımaya çalışalım.






Millie Brown genç bir İngiliz sanatçı. İçinde taşıdığı göçbe ruh sayesinde Avrupa 'nın çeşitli ülkelerinde yaşayarak alışagelmiş düzenli bir hayatın tamamiyle dışında  terkedilmiş binalar, kamyonların içinde yaşanan serseri yaşam ve doğal olarak maceraperest bir yaşantının ardından 17 yaşında  performans sanatıyla ilgili bir eğitim için İngiltere'ye dönmeyle son bulurken ister istemez yaptıklarıyla kendisinden söz ettirebilmeyi başarabilmiş bir sanatçı.

Gökkuşağı adını verdiği performans gösterisi için iki gün aç kalarak midesini tamamiyle boş bıraktıktan sonra boyaları içip sonra onları kusmasıyla oluşturduğu tablo sanat tarihinde nerede yer alacak şimdilik bilinmezliğini koruyor.

Bu performansıyla dikkatleri üzerine çekmesine rağmen eleştirilere de maruz kalan sanatçı çeşitli sanatçılarla birlikte performanslarını sergilemeye devam etti. Bu sanatçıların arasında  Lady Gaga, Nick Knight ve Ruth Hogben gibi sanatçılar yer almaktadır.

Hakkında daha detaylı bilgilere sahip olmak  isterseniz kendi bloğunu inceleyebilirsiniz.

Şimdi ise gökkuşağı  performansını sergilediği bir videoyu birlikte izleyelim. Daha sonra yaptığı sanat hakkında konuşmaya devam edebiliriz. Ben henüz nereye koyacağımı yada kabul edip etmeyeceğimi bilemiyorum.

Millie Brown

4 Nisan 2010 Pazar

Furuğ Ferruhzad



"sevgili, ey biricik sevgili
ne de çok kara bulut var güneşin konukluğunu
bekleyen."

İran denilince aklınıza ne gelir bilmiyorum ama benim aklıma gelen ilk şey;

"Furuğ Ferruhzad" dır.

İran ın bu önemli isminin pek çok anlamda hatırlanmasında fayda olduğuna inananlardanım.

Dünyada iz bırakan en önemli kadın sanatçılardan biridir.

Onu sanatın hangi alanına dahil edeceğiz pek bilemiyorum. Genel anlamda şiirleri ile tanıyor olsak ta,sinemada özellikle yaşadığı dönemler göz önüne alınacak olursa son derece başarılı işler çıkartabilen yönüyle sanatın hemen her alanında isim yapmış kadın sanatçılardandır.

"zaman geçti
zaman geçti ve gece akasyanın çıplak dallarına düştü
gece pencere camlarının ardında kayıyor
ve soğuk diliyle
geçmiş günün artıklarını içine çekiyor.

ben nereden geliyorum?
ben nereden geliyorum?
böyle bulaşmışım gecenin kokusuna?
mezarımın toprağı tazedir hâlâ
o iki genç yeşil elin mezarını söylüyorum..."

1

1935 yılında albay bir babanın üçüncü çocuğu olarak Tahran da dünyaya geldi. Dünyaya geldiği yer ve dönem oldukça çalkantılı bir dönemi içeren yapı sergiliyordu.

İkinci dünya savaşının yarattığı kaos ortamında bu toprakların bitmeyen kargaşasında Şah Rıza dönemi ve onu devirmeye çalışan Hümeyni ve yandaşlarının ortaya çıktığı bir zaman dilimi.

17 yaşındayken Perviz Şapur ile evlenip bir çocuğu olacaktır. Kocası o dönemler tanınmış bir yazar ve karikatürist. Furuğ ise ta ilkokul çağında yazmaya karşı büyük bir tutku içersindedir ve gazeller yazmaktadır.

Kocasını görür görmez aşık olan ve evlenmek isteyen Furuğ a ailesi karşı çıksa da bu evliliği gerçekleştirecektir.

"suskunluk nedir, nedir, nedir ey biricik sevgili?
suskunluk nedir söylenmemiş sözlerden başka
ben susuyorum fakat serçelerin dili
doğa şöleninin akan sözcüklerinin yaşam dilidir
serçelerin dili yani; bahar. yaprak. bahar.
serçelerin dili yani; meltem. koku. meltem.
serçelerin dili fabrikada ölüyor."

Alışılmış geleneksel yapı içersinde bir kadının ailesinin karşı çıkmasına rağmen istediğini yerine getirebilmek amacıyla verdiği mücadele küçümsenecek bir şey değildir.

Ancak bu konuda kesinleşmiş bir bilgi olmadığından askıda kalmış bir bilgi olarak ele almak gerektiğini düşünmekteyim. Bilinen ise bir yıl sonra oğlu Kamyar ın dünyaya geldiği ve sonraki yıl ise boşandığıdır.

Çocuğunu boşandıktan sonra bir daha göremeyecekti. Aramızdan anlamsız bir trafik kazası sebebiyle çok genç yaşta ayrılması yapacağı bir çok şeyi yarım bırakmış olsa bile kısacık yaşamında dolu dizgin yaşayan ve bu anlamda birbirinden önemli ürünler veren bir kadındır Furuğ Ferruhzad.

İlk şiir kitabı Esir 16 yaşındayken yayınlanmıştır.

İkinci kitabı ""Tutsak " tır.

Bu şiir kitabının yayınlanmasından sonra o dönemin aydınlarından yönetmen İbrahim Gülistan ile tanışır ve onun film şirketinde asistanlık görevini yerine getirir.

Bu Furuğ un sinemayla tanışmasına sebep olacaktır.

1959 yılında sinema eğitimi alamak için İngiltereye gider ve sonra ülkesine geri gelerek Kara Ev adını verdiği filmi çeker.

Bir çok anlamda ülkemizle benzerlikler taşıyan bir yapı da cüzzam hastalığının çok fazla bilinmemesi, yada yanlış bilgiler sebebiyle tecrit edilmiş olarak yaşayan cüzzamlı hastaların yaşayışlarından kesitler sunan, ayrımcılığın ve ötekileştirilmenin en güzel örneğinin sergilendiği bir filmdir bu.

Doğumundan sonra bir daha görmediği oğlu en büyük özlemlerindendi. Oğlu eğitim almak için gittiği İngiltere de eğitimini yarım bırakıp ressam olacak ve annesine ait şiirlerin peşinden giderek onun resimlerini yapacaktır.

Oğluna hitaben yazdığı bir şiir oldukça dokunaklıdır;

“ Tutsak

seni istiyorum ve biliyorum
asla koynuma almayacağım
sen o aydın ve pırıl pırıl gökyüzüsün
ben bu kafeste bir tutsağım

kara ve soğuk parmaklıklar ardından
gözlerim hasretle bakıyor yüzüne doğru
bir elin uzanışını düşlüyorum, diye
ansızın ben de uçayım sana doğru

boş bulunan bir anda düşlüyorum
bu sessiz hapishaneden uçayım
gülerek gardiyan adamın gözüne
yanında yaşama yeniden başlayayım

düşlüyorum ancak bilirim asla
bu kafesten kurtulma gücüm kalmamış
gardiyan istese bile
kanatlanıp uçmaya soluğum kalmamış

parmaklıklar ardında her sabah
bir çocuğun bakışı güler bana doğru
sevinç şarkılarına başladığımda
dudağı öpücükle gelir bana doğru

şayet bir gün, ey gökyüzü
kanatlanırsam bu sessiz evden
ağlayan çocuğa nasıl söylerim
tutsak bir kuşum vazgeç benden

bir mumum canımın yalazıyla
harabeleri aydınlatırım
sönüklüğü seçersem eğer
bir yuvayı yıkıp dağıtırım”

Furuğ un içinde taşıdığı bu büyük özlem, cüzzamlılarla ilgili yaptığı filmde tanıdığı cüzzamlı çocuk Hüseyin Mansur u bu yarasına belkide merhem olması amacıyla evlat edinmesiyle sonlanacaktır.

3

Onun şair kimliği hemen heryerde kendini gösterir. Bu filmde de çok farklı bir şekilde bu şiirselliği en acı şekliyle hissedersiniz.

Tüm yaşamı boyunca ilkeli ve inandığı gibi yaşayabilen kişilerden biri olması kendisini son derece önemli bir konuma getirmektedir.

Şiirlerinde, yazılarında kadınlara ait sorunları, kadınların uğradığı ayrımcılığı belki de en iyi anlatabilen sanatçıların başında gelir.

Yaşamı boyunca bu ayrımcılığın kökeninde var olan ataerkil düşünce yapısına karşı mücadele eden yapısı deyim yerindeyse yaşamı boyunca savaş vermesine sebep olmuştur.

Onun sorgulayan, sorgularken düşündüren cümleleri, dizeleri dünya edebiyatının seçkin eserleri arasında yer alan eserler üretmesine sebep olmuştur.

Eserleri;

Tutsak 1955
Duvar 1956
İsyan 1957
Yeniden Doğuş 1963
Seçme Şiirler 1964
İnanalım Soğuk mevsimin başlangıcına 1974 (Ölümünden sonra yayınlanmıştır)

1962 yılında yaptığı belgeselle İtalya belgesel filmler festivalinde bir birincilik ödülü almıştır ve 1963 yılında yaptığı "Kara Ev" filmiyle de Almanya Oberhausen Film Festivalinde en iyi film ödülü almıştır.

thehouseisblack1ij9

Filmi PC nize indirmek için:

PART1 .... PART2

1967 yılında servis otobüsüne hafifçe çarpması sonucunda yaptığı sert fren başını cama çarpmasına sebep olmuş, dışarıya çıkarak öğrencilere bir şey olup olmadığını kontrol etmek için çıktığında düşüp başını ikinci kez çarpması ölümüyle sonuçlanmıştır.

sanem uçar

Kara Ev




15 Şubat 2010 Pazartesi

9 Kasım 2009 Pazartesi

Home

00 - Home

Her geçen gün etrafımda olup bitenlere bakarken geçmiş yıllara duyduğum özlem tetiklenmekte.

Örneğin çocukluğumda yaz tatillerinde sokağa oyun oynamaya çıktığımızda akşam hava kararınca gelişlerimizi hatırlıyorum...

Annemden epey bir zılgıt yerdik.

"Bunca zaman aç susuz ne yaptınız!?"

Oysa hiç aç ve susuz kalmazdık.

Efsunlu kentte yaşadığımız hemen hemen her yer karnımızı doyurabileceğimiz yiyeceklerle doluydu.

Şimdi üzerinden arabaların geçtiği o büyük caddelerdeki bostanlarda aradığımız herşeyi bulabilirdik.Bostanlara bakıcılık edenler de minicik midelerimize gidecek domateslerin, salatalıkların, hesabını yapmazdı.

Yada mevsimine göre üzerleri meyvelerle dolu ağaçlardan dalından koparılmış meyvelerin tatlarını hiç unutmadım.

İstanbul keçiboynuzu ağaçlarıyla doluydu örneğin...

Dalından kopartılarak yenilen bir keçi boynuzunun tadını hatırlayan var mı acaba?

Çoğu şeylerimizi yitirdik, ve mavigezegen S.O.S vermekte hüzünlü bir melodiyle...

Duyarlı insanlarda var..Geçtiğimiz yaz “Home” adlı belgesel bir çok özellikleriyle son derece önemli konulara değiniyordu, muhteşem bir müzik eşliğinde...

Home; fotoğraf sanatçısı Yann Arthus-Bertrand' ın yönettiği bir belgesel filmdir.Mavi gezegenin çeşitli bölgelerinden havadan çekilmiş fotoğraflarla oluşturulmuş bir belgeseldir. Ve ekolojik dengenin bozulması sebebiyle mavi gezegeni tehdit eden tüm unsurla olağanüstü çekimler ve müzikle bizlere sunulmuştur.

5 Haziran da salonlarda DVD de youtube da aynı anda gösterime sokuldu.81 ülkede aynı anda gösterilerek tarihte bir ilke de imza attı.

Armand Amar ise müzikleriyle gerçekten bu belgeselin çok daha farklı bir şekilde duyumsanmasını sağlayan büyük bir müzisyendir.Sadece bu belgeselde değil, müziklerini yaptığı diğer filmlerde onun müziğiyle farklılık yaşatır.

Bakire İle Kurtlar
Sagan
Fidel in yüzünden
Bir şans daha
Ölümcül çözüm
Amen
Bab- Aziz
Indıgenes
The first Cry
Levon Minassian
Welcome

Bunlardan sadece bir kaçıdır.

Belgeseli izleyin derim, aşağıda da kısa bir bölümünü izleyebilirsiniz..

Belgeseldeki tüm müzikler Armand Amar ın dır. Ancak bu videoda eşlik eden müzik Vivaldi nin "Cum dederit dilectis suis somnum" adlı eseridir

sanem uçar


28 Ekim 2009 Çarşamba

Almanya acı vatan...



Bu videoyu izlediğim zaman bir çok şey gözlerimin önünden geçti.

Hiç yabancısı olmadığım topraklarda, yine hiç yabancısı olmadığım davranış şekillerini, duruşları, gülümseyişleri gördüğümde çocukluğuma ait aslında unutmak istediğim unutmayı başaramadığım çocukluk yıllarıma ait o ilk yedi yıl geliverdi....

Buna benzer duygularımı daha önce www.dolandagel.com.tr adlı sitemizde yazmıştım.

"Yaşamın toz bulutunda sessiz türkülerimiz...

Çocukluğumun ilk yedi yılı Almanya nın Hamburg şehrinde geçti.Kuzey Buz Denizinin kenarında soğuk bir bölge...

Kar ı incitmezdi insanı ama... O dönemlerde bile teknolojinin nimetleri kullanılarak sizin için bir olumsuzluk oluşturmazdı, ne ara sokaklar, ne caddeler...

Çocukluğumuzun o beyaz günlerinde o bembeyaz örtüyü parklarda yakalayabilirdik.Doyasıya debelenirdik o örtünün arasında.Nasıl da güzeldi ince ipek gibi bir yumuşaklığın arasında kaybolmak...

Çocukluğumla ilgili olarak hatırladığım nice anılar vardır. Her iki dili de çok güzel konuşurduk ama niyese bizi yabancı sansınlar diye abimle aramızda kendimizin uydurduğu bir dil konuşurduk. Biz de bilmezdik ne dediğimizi.Her iki dilde öylesine bizimle bütünleşmişti ki "ben burdayım! sizlerden biri değilim "in mesajını farkında olmadan verme mesajıydı uydurduğumuz o dil.

Sizlerden biri değilim.....Peki kimim ben?

Hiç bir politik yapısı olmayan, hatta bunların bile farkında olmayan iki küçük çocuk doğup büyüdüğü bir yerde dahi nasıl olurda bu isyana hazırlar kendini?

Çalışmak için geldiği yabancı bir ülkede kendisini sadece işine adayan babam mı öğretti bu düşünceyi?

Hayır!

Tüm hayatı sadece iki çocuğu üzerine kurulu, şefkatini ve sevgisini asla üzerimizden ayırmayan annem mi öğretti yoksa?

Hayır!

Yaşadığımız zorluklar mı dersiniz?

Kısmen!....

Yolda bizleri durdurup onca maviliğin arasında kara gözlerimize bakıp sevgi sözcükleri yağdırırken Almanlar farkında olmadan "siz başkasınız "mantığını barındırmadı mı sanıyorsunuz?

Çocuk yaşımızda hiç görmediğimiz ülkemizin güneşini, denizini bizlere anlatırken yabancılar, Kuzey Buz Denizinin karanlık sularının senin olmadığını biliyorsundur artık.

Yediğin donmuş balığın yerine kendi ülkende mis gibi başka balıkların kokusunu hiç bilmeden duyumsamayı öğrenebiliyorsun minicikken.

Zorunlu olarak kendine ait olmayan bir yerde olmanın zorluğu kelimelerle anlatılacak gibi değildir.Bunu anlatmaya çalışanların başarılı olmasını hiç kimse benim kadar isteyemez açıkcası.

Çünkü bilmek istiyorum;

Asalara kı guleriyde fazlop, hamaşa ki yaf... ne demek?"


Sevgili babamın Almanların bando mızıkayla karşıladığı Türklerden olması sonuçları değiştirmiyordu.

İkinci dünya savaşının yıkıntılarını üzerinden atmaya ve hamle yapmaya çalışan Almanlar kendi ülkelerinin kalkınmaları için isteyerek çağırdıkları Türkleri herşeye rağmen pek sevemiyorlardı.

Kendi alışkanlıklarından tamamiyle yabancı olan bizler farklıydık. Bu farklılığımız şu andaki gibi ötekileştirmeye pek varmamıştı ama kokusu hissedilebiliyordu.

"Çocukken yaşadığınız yerin size ait olmadığını öğrenme mekanizmalarınız düşündüğümüzden çok daha fazladır aslında.Ve ister istemez zorunlu olarak nefes almak zorunda kaldığınız bu size ait olmayan yere karşı çocuk dünyanızda kurduğunuz kendinizi koruma , savunma mekanizmaları traji komik durumu da içinde barındırır.


Kendinizi en emin ve korunaklı yer olarak gördüğünüz annenizin kara gözlerinde nemden ışıltılar parlarken canınızın yandığı zaman gözyaşlarının aktığını bilen siz için öylesine anlamsızdır ki bu parıltılar

Birileri canını yakıyordur, kim ne için?

Çocukluğun o soru dolu dünyasında cevapsız kalan sorularla iç sesinizle konuşmaya başlamayı görün....

Cevapsız kalan sorularınızın cevaplarını minicik dünyanızda kendi kendinize vermeye başlarken ilk öğrendiğiniz duygulardan bir taneside yalnızlık oluyor kuşkusuz.Tek kişilik monologlarınızda soruları soran da sizsiniz yanıtlayanda.

Susmayı da öğreniyorsunuz doğal olarak. Konuşmaya bile gerek duymuyorsunuz artık çünkü.Ancak size soru sorulduğu zaman verdiğiniz yanıtlar var ve bu yanıtlar hiç bilmediğiniz kişiler tarafından not ediliyor, yine anlamıyorsunuz, ama artık umrunuzda değil hiç bir şey....

Normal çocuk davranışları göstermediğiniz fark ediliyor yetkili büyükleriniz tarafından ve acilen aileniz çağrılıyor.

O çok sevdiğiniz varlığın kara gözleri biraz daha büyümüş bir şekilde konuşmaya çalışıyor yetkili büyüklerle .Ama Almanca bilmediğinden ister istemez o küçük çocuk çağrılıyor ve tercumanlık yapıyor annesiyle yetkili büyükler arasında.

Anne ben normal değilmişim!

O ne demek kızım, nasıl normal olmazsın.

Annem diyor ki nasıl normal olmazmışım?!

Yok anne, manyak değilmişim, konuşmuyormuşum!

Niye konuşmuyorsun kızım, konuş sende...

Annem diyor ki konuş!!!!

Bu arada annemin kara gözlerinden yaşlar ha aktı ha akacak. Öylesine kızıyorum ki o yetişkin büyüklere yine canını yaktılar annemin....

Ve bu olayın arkasından uzun sürecek bir zaman içersinde üzerimde bir sürü deneyler yapılarak ana okulundan ilkokula başlamama karar veriyor yetkili büyüklerimiz , özel bir izin alarak.

Almanya da ilkokula başladığımda beş yaşındaydım ve garip bir şekilde nasıl olduğunu bende bilmiyorum hem Almanca hem Türkçe okuyup yazabiliyordum ve bana dev gibi gelen mavi gözlü çocukların arasında kayboluyordum...."

Buna benzer onlarca anıların arasında kendi ülkene geldiğinde yedi yıl yaşadığın ve dillerini anadilin gibi konuştuğun bir dili onbeş günde unutabilir mi insan?

Yaşadıklarınla doğru orantılıdır bunun cevabı...

sanem uçar

26 Ekim 2009 Pazartesi

Çoğul yalnızlık... "ebru ya"



"Olduğum yerde isen;
Ne ölüsün, ne diri.
Ne akıllısın ne deli.
Ne yerlisin, ne göçebe.
Ne yalnızsın , ne kalabalıksın dilediğince.. "


Ebru Rumel


Kelimelerin yaraları kanattığı doğru....

Öyle bir cümleyle karşı karşıya kalırsınız ki bir an için "Duyuyorum ve görüyorum" diyebilmek geçer aklınızdan ama dilsizsindir, çıkamaz kelimeler ağzından. .Hele bu cümleler bildiğiniz, dokunduğunuz bir kişiye aitse telaşlanırsınız da.

Garip bir telaştır bu aslında, pek kelimelerle ifade edilemeyecek olan.

Orada bir yerde, herhangi bir yerde yani, bildiğin bir insandan bildiğin cümleleri duymuş olman kanatır yaranı...

Kendimi bildiğimden beri tanımlamalara takılmış durumdayım. Hatta tüm tanımlamalara karşı olduğum bile söylenebilir. Çünkü tanımlamaların daraltıcı özelliğinde boğulanlardanım.

Hiç bir tanımlamaya gerek duymadan her birey algıladığı gibi içselleştirse ve bu da kabul görse çok daha kolay olacak yaşam.

Ama bizler tanımlamalarla dünyamızı daraltmayı pek severiz.Farklılıklar çok fazla hoşumuza gitmez.Hatta farklılıklardan korkarız, tehlikelidir farklı olanlar.

Tehlikeliyse eğer, bir şekilde yine tanımlamalarla onu yok etme üzerine geliştirdiğimiz düşünce ve davranış modelleriyle doğru yolda olmanın derin mutluluğunda geçer ömrümüz.

Ah sevgili Ebru, keşke yalnız olabilse insan...

En büyük şairlerimizden Edip Cansever in dizelerini unutmuşa benzersin..

" her yalnızlık birer çoğulluktur...."

Tek başınalık ise tamamiyle farklı benim için yalnızlıktan...

Yalnızlığın yaratıcı bir yönü vardır ama tek başınalık koskoca bir sessizliktir ve yıkıcı olanda odur.


Neye inandıysam davranışlarıma da yansıttım inandıklarımı. Farklılıklar önem taşıdığı için yaşantımda benzer düşünceleri yaratmayacak yöntemleri rehber edindim tüm geçmişimde. Ne kadar farklı düşünceler duyacak olsam arttı mutluluğum. Farklılıkların çoğulluğunda güzelleşti dünyam.

Zor du buna inanarak yaşamak. Çünkü her ne kadar ağızlar demokrasi, eşitlik, insan haklarına saygı gibi cümleleri telaffuz ederse etsin,farklılık görüyorsa, yüreklerinde hissettiklerinin ağızlarından dökülenlerden başka olduğunu biliyordum...

Bernard Show; "İnsana ait hiç bir şey beni şaşırtmaz " dese de ben şaşırmaya devam ettim ve edeceğe de benziyorum...

Koskoca yalandan ibaret dünyalarında gerçek yüzlerini gayet iyi gördüğüm insanlarla nefes alıp verirken vaz geçemediğim alışkanlıklarımla yalnız olduğunu bildiğim çoğulların varlığıyla yaşam buldu attığım her adım.

Sayıca azdık onlara göre, yok olmaya da mahkumduk. Belki de yok olduk farklı bir biçimde, ama biz bizeyken nelerin bizlere gülümsediğini, elimizden tuttuğunu , nefes verdiğini anlayamayacak çoğunluğun içinde ölü olmaya, deli olmaya, onların tanımlamaları neyse "kabul" diyorum.

Çoğul yalnızlığımın varsıllığı; görebilecek gözler, duyabilecek kulaklar içindir.....


sanem uçar

28 Eylül 2009 Pazartesi

Çamdan Sakız Akıyor




Tek sesli yada çok sesli olarak insan sesi için yazılmış müzik eserlerini seslendirmek için bir araya gelmiş topluluğa koro denir.

Bazen korolara çalgılar eşlik ederken bazen etmeyebilir. Çalgı eşlik etmediği zaman bu korolara a-capella koro diyoruz.

Yukarıdaki Çamdan Sakız Akıyor türküsü de dört sesli olarak a-capella olarak seslendirilmiştir.