-Fazıl Say etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
-Fazıl Say etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
3 Aralık 2012 Pazartesi
Yeniden Arabesk
Ülkemizdeki müzik gelişimini tarihsel gerçekleri bir kenara bırakarak değerlendirmek son derece sakıncalıdır. Daha önceden de ülkemizdeki özellikle çok sesli müziğin yerleştirilmesi anlamında bir çok şey paylaştım. Eğer özetleyecek olursam;
Hangi ulusa ait olursa olsun, öncelikle müziği tek sesli yada çok seslilik üzerine iyi yada kötü diye sınıflamak hatadır. Müzik tarihine baktığımızda çok sesliliğin ilkel izlerini 9. y. y da görmemize rağmen kendi ülkemizde çok seslilik oldukça yakın bir tarihte kullanılmaya başlamıştır. Özellikle bu açığı kapatmak içinde zorlayıcı özelliklerin kullanıldığı ayrı bir gerçektir.
Müzik; üç temel özellik üzerine kurgulanmıştır. Ritim, melodi ve armoni. Bu üç temel özellik aslına bakarsanız bir icat değil bir keşif olan müzikte bir arada olduğu zaman bizlere keyifli anlar yaşatır. Doğanın bir şekilde taklidi olan müzik, doğaya da baktığımız zaman bu üç temel unsuru içinde barındırarak kendi doğal akışı içersinde kavgasız gürültüsüz bir şekilde şekil bulurken söz konusu insan olduğunda büyük tartışmalara sebep olabilmektedir.
Ritim, doğanın ta kendisidir. Ritmin olmadığı bir alan gösteremezsiniz. Mevsimler, gece gündüz ilişkisi bile ritimsel bir döngü içersindeyken elinizi göğsünüzün sol tarafınıza koyduğunuzda kalbinizin ritimsel atışını duyabilirsiniz.
Melodi de doğanın hemen her alanındadır. Rüzgarın sesinde, yaprakların hışırtılarında, kuşların ötüşünde melodiyi duyabilirsiniz.
Tüm bu melodiler aynı anda kulağımıza ses olarak geldiğinde oluşan armoni ise doğanın içersinde kendimizi kaybetmemize ve iyi hissetmemize sebep olur.
İşte müzikte doğada var olan bu olguların çok daha sistemli ve kurallar içersinde bir amaç ve duyguyla birleşerek yapılmasından başka bir şey değildir.
İçinde bulunduğumuz coğrafya ,batı çok sesliliği çok uzun zamandan beri sistemleştirerek müziğine katmışken özellikle çok sesliliği fazla önemsemeden müzik yapan bir coğrafyadır. Çünkü müziklerinde duygu çok daha önem taşırken , kalıcı bir müzik yapmak niyetini hiç düşünmemiştir. Ve doğal olarak müziğinde kullanacağı çalgılar bile çok sesliliği içinde barındırmayan, ritmi ve melodiyi önemseyen yapı içersindedir. Bütün bunlar yaşama bakış açılarıyla doğru orantılı bir seyir izler.
İşte bu aşamada doğu müziği olarak adlandırılan coğrafyamıza ait müzikleri tek sesli olduğu için yargılamak, mahkum etmek ve ilkel bulmak gerçekten hatadır.
Özellikle Cumhuriyetin ilk yıllarında, coğrafyasına ve felsefesine çok uygun olan bu müziklerimizi daha çağdaş hale getirebilmek için verilen çabalar doğru olmakla birlikte zaman zaman doğasına uygun olmayan çok sesliliklerle o zamanın insanına oldukça yabancı gelebilecek hale getirilmiştir. Ve hatta daha da ileri giderek batı-doğu diye bir ikilem yaratılarak batıyı iyi, doğuyu kötü olarak değerlendirip, iyi müzik diye batıya ait müzikler ön plana çıkartılmıştır.
2012 yılında o zamanın nesnel koşullarını göz önüne alarak yapılanları anlamamıza rağmen yanlış yapılanları da söylemek her uygar insanın görevidir. Ancak bu da doğru cümlelerle yapılmalıdır. Müzikte en önemli unsurlardan biri de; nüanstır. Bir müziği ne kadar güzel olursa olsun yerinde kullanacağımız nüanslarla çok daha ötelere taşıyabiliriz. Aynı şey yazım cümlelerimizde yada konuşmalarımızda da olmalıdır. Hipokrat'ın dediği gibi; "Bir şeyi ilaç ya da zehir yapan kullanılan miktardır." Bu sebeple eleştiri okları kelime olarak yansıtılacaksa dikkatli olunmalıdır.
Ne geçmişte, ne bugün de, korkarım gelecek günlerde de doğru eleştiriler yapılamayacak gibi görülüyor ülkemizde. Bir şeye karşı olurken elimizde bilimsel anlamda veriler olmadan eleştiride bulunmak hepimizde en aydınından en aydın olmayanına kadar kazanılmış bir refleks gibi bizimle yanyana. Üstelik eleştirilerimizin içine duygusal anlamda alışkanlıklarımızı da kattığımızdan bir adım bile ilerleyemiyoruz. Oysa eleştiri yanlış görünen konularda doğru verilerle yanlışı gidermek anlamında yapılmalıdır. Bu sebeplede objektif olabilmek eleştiri yapacağımız konularda önem kazanmaktadır.
Ben bir müzik eğitimcisiyim doğal olarak ülkemde müzikle ilgili her gelişme ,söylem , ya da tartışma benim ilgi alanıma girer. Bu ülkede kendimi bildiğimden beri arabesk müzik konusunda bir tartışma var bildiğiniz gibi. Arabesk müziğin ne olduğu ve hangi nesnel koşullar sebebiyle ortaya çıktığını elimden geldiğince anlatmaya çalıştım. Bir kez daha aynı konuya girecek değilim.
Açıkca itiraf edecek olursam, Türkiye'nin müziği arabesktir.Ve arabesk müziğe karşı olunacaksa ortaya çıkan müzikten önce bu müziğin ortaya çıkmasına sebep olan nesnel koşullara karşı olmak benim tercihimdir. Bildiğiniz gibi bu anlamda en sert tepkiyi Fazıl Say verdiğinde ortalık toz duman içersinde kalmıştı. "Arabesk yavşaklığından utanıyorum " diyerek düşüncelerini dile getirirken hiç kimse kalkıp "neden?" diye sormadan bu cümledeki yavşak kelimesine takılı kalıp terbiyesizlikle suçlama yolunu tercih ettiler. Bir müzisyenin sadece piyano çalmak yada beste yapması gerektiği şeklinde görev tanzimi yaptılar. Fazıl Say ise bu anlamda görüşlerini ortaya koymaya devam ederek "Arabesk müzik dinleyenler vatan hainidir " deyiverdi.
Eğer arabesk müzik toplum üzerinde miskin, cahil estetikten yoksun bir müzik algılayışını sergiliyor ve bu durumların kökleşmesine etken oluyorsa bu hiç te haksız bir cümle değildir. Bir ülkede sosyologlar ya da filozoflar bu anlamda suskun kalıyorsa ve bir olgunun düşünsel ve toplumsal olarak açtığı yaraları bilimsel nedenlerle ortaya koyamıyorsa, ağzı olan konuşur misali herkes Fazıl Say a saldırır tabiki. Türkiye'nin müziği de her anlamda artık tür olarak arabesk olduğundan çoğunluk "ne diyor bu adam?" diye kendisine karşı çıkar.
Fazıl Say' a bu denli karşı çıkılırken, tarihin derinliklerinden gelen Eflatun 'un bir sözü ister istemez benim için önem kazanmaktadır. Der ki;
"Müziğini değiştirirseniz sitenin duvarları yıkılır....."
Tarihin ta derinliklerinden gelen bu cümle ülkemiz için son derece doğru bir değerlendirmedir. Bu ulusa ait değerler müzik anlamında arabesk müziğin etkisiyle öylesine erozyona uğramıştır ki doğal olarak ülkenin ta geçmişten getirdiği değerler müzikle birlikte yok olurken diğer anlamlarda da yok oluşun içinde olduğumuzun en kısa anlatımıdır.
Arabesk müziğin içinde barındırdığı acı öncelikle karşı olduğum bir şey değildir. İnsan acısını bir şekilde her zaman dile getirmiştir. Acı, hemen hemen her sanatın ve müzik türünün içinde yer alır.
Başta fado olmak üzere acı bir çok müziğin temelidir. Bu anlamda da yanlış bir düşünce biçimine sahip olduğumuzu da belirtmek zorundayım. Özellikle sol söylemde kendine yer edinmiş olan; " Franco İspanyayı üç "F" ile yönetti. 1- Futbol, 2- Fiesta, 3- Fado " varsayımı Fadoyu arabesk müzik tanımı içersine alarak müziksel anlamda bir hatayı içinde barındırır. Evet fado da acı kesinlikle vardır. Ve fado bir gözyaşı müziğidir. Unutulmamalıdır ki fado yaşanılmış bir kederin üzerine yapılan ağıtlardır.
Aynı şekilde Yunan rebetikaları, Fransada yaşayan Cezairlilerin oluşturduğu Railer, yada Peru göçmenlerinin Chicaları hep acı üzerine kuruludur. Ama öylesine gerçek acılardır ki unutulan ve göz ardı edilen de budur. Bu müziklerle iç içe olanların hemen hepsi yaşam içersinde bu acılarla iç içeyken içlerinden kopan duygularla bu müzik türlerini oluştururken bizim ülkemizdeki hangi arabesk sanatçısı gerçek anlamda bir acı çekerek bu müziği oluşturmuştur acaba?
En iyi evlerde, yada en konforlu yaşam biçimi sürerken ve acıların çocuğu rolünü oynarken arabesk müzikteki bu gerçek olmayan acıyı sadece halk çekmiştir.
Bu da gerçekten bana göre de vatan hainliğiyle eş değerde bir davranış biçimidir. Zaten kaderci bir zihniyete sahip olan bu halka, protesto etmeyi unutturarak, yaşanılan sıkıntıların ve üzüntülerin hepsine dolaylı bir şekilde "kabul et" mesajı veren müzik türüne genel anlamda evet demek gerçekten ne halde olduğumuzun çok ama çok açık bir fotoğrafıdır sadece.
29 Kasım 2010 Pazartesi
Fazıl Say- Türkiye'nin Yüz Akı

1970 yılında Ankara'da dünyaya gelen Fazıl Say, yazar ve müzikolog Ahmet Say'ın oğludur. Dört yaşında piyano eğitimine başlayan Fazıl Say "Üstün Yetenekli Çocuklar için Özel Statü" de Ankara Devlet Konservatuarında eğitimini tamamlamıştır.
İlk müzik eğitimine obuacı Ali Kemal Kaya ile ritmik jimnastik ve işitme alıştırmalarıyla üç yaşındayken başlamıştır. Daha sonra Mithat Fenmen den alınan piyano, soljef, teori dersleri Mithat Fenmen in 1982 yılında ölümüne kadar sürmüştür. Bu yıldan sonra Fazıl Say ı Ankara Devlet Konservatuarında öğrenci olarak görüyoruz.
Konservatuar yıllarında Kamuran Gündemir ile piyano, İlhan Baran ile kompozisyon dersleri almıştır. Kamuran Gündemir, yorum kavrayışı gerektiren yapıtlar üzerinde üst düzey bir değerlendirme ortamı yaratarak öğrencisini yetiştirmiş, İlhan Baran ise ona kompozisyon eğitiminin temeli olan teknik donanımları kazandırmıştır. Donanımların başlıcaları armoni, kontrpuan, form bilgisi, analiz, enstrümantasyon, orkestrasyon, antik modlar, Türk Müziği makamsal ve ritmik sistemleri, caz armonisi ve stil araştırmalarıdır. İlhan Baran, ayrıca çağdaş müzik stilleri çalışması için Ertuğrul Oğuz Fırat'dan yararlanılmasını istemiş ve Fazıl Say, üç yıl Fırat'dan ders almıştır.
Son derece yoğun geçen konservatuar yıllarından sonra 1987 yılındda Konservatuarı bitiren Fazıl Say Almanya’nın DAAD bursuyla bu ülkeye gitmiş, Düsseldorf Müzik Yüksek Okulu’nda ABD'li piyanist David Levine'in öğrencisi olmuştur. Dünyanın önde gelen Schubert yorumcularından olan Levine, "Yaratıcı Yorumculuk" açısından örnek bir piyanisttir. Fazıl Say, piyanist kimliğiyle onu örnek almıştır.Türkiye'nin bu alanda yetiştirdiği en önemli müzisyenlerimizdendir. Sadece konser piyanisti değil, aynı zamanda besteci ve yazardır da.
Yaşamı boyunca bir çok ödülün sahibi olan Fazıl Say ın aldığı ödüller şunlardır;
Avrupa Birligi Piyano Yarışması, 1991
Genç Konser Solistleri Yarışması Avrupa Birinciliği, 1994
Genç Konser Solistleri Yarışması Dünya Birinciliği, 1995
Radio France/Beracasa Vakfi Ödülü, 1995
Paul A. Fish Vakfı Ödülü, 1995
Boston Metamorphosen Orkestrası Solist Ödülü, 1995
Maurice Clairmont Vakfı Ödülü, 1995
Telerama Ödülü, 1998, 2001
RTL Televizyonu Ödülü, 1998
Le Monde de la Musique Ödülü, 2000
Diapason d’Or ( Altın Plak ) Ödülü, 2000
Classica Ödülü, 2000
Le Monde Ödülü, 2000
Avusturya Radyo-TV Ödülü, 2001
Deutsche Phono Akademie ECHO Ödülü, 2001
Yılın Bestecisi Ödülü, Andante Klasik Müzik Ödülleri, 2010
Yılın Piyanisti Ödülü, Andante Klasik Müzik Ödülleri, 2010
Bu aldığı ödüller büyük bir özverinin ve emeğin karşılığımıdır bilemiyorum ama Fazıl Say ın eserlerine göz attığımızda şaşırmamak mümkün değil.

Besteleri;
1. 'Prelüdler', flüt ve piyano için, 1985; ilk seslendirme: Mehmet Mesci ve F. Say, (1986).
2. 'Süit', piyano için, (1986).
3. 'Siyah İlahiler', keman ve piyano için, 1987; ilk seslendirme, Götz Bernau ve Sayali Dadaş; Berlin’in 750. yılı kutlamaları dolayısıyla, 1987.
4. 'Gitar Konçertosu', 1987; bu yapıtı geri çekti, 1997’de gitar ve orkestra için yeni bir yapıt yazdı.
5. 'İpekyolu', piyano için, 1989; ilk seslendirme: RIAS Berlin Radyosu, canlı yayın: F. Say, 1989; sonradan konçertoya dönüştürüldü.
6. 'Yansıtmalar', keman, piyano ve orkestra için konçerto, 1991; ilk seslendirme: Eduard Maturet yönetimindeki Berlin Senfoni Orkestrası, solistler; Götz Bernau, F. Say, 1991.
7. 'Nasreddin Hoca’nın dansları' (sonradan “Türk Dansları” olarak adı değiştirilmiştir), piyano için, 1991.
8. 'Antik Anadolu Modları Albümünden', piyano için, 1991.
9. 'Üç Masal', oda orkestrası için: (12 yaylı, 6 üflemeli çalgı, arp, çelesta ve vurmalı çalgılar için), 1992.
10. 'Liszt’in si minör sonatı orkestralaması”; büyük orkestra için, 1992.
11. 'Altı Prelüd' Debussy’nin 6 prelüdünün orkestralaması. 14 solo çalgıcı için: flüt, obua, klarnet, fagot, trompet, 2 vurmalı çalgı, piyano, gitar ve yaylılar dördülü, 1992; ilk seslendirme: besteci yönetimindeki Yeni Müzik Topluluğu, Köln, 1992.
12. 'Paganini’nin temaları üzerine çeşitlemeler” (modern caz stilinde) piyano için, 1993.
13. 'İpekyolu', piyano konçertosu, 1994; ilk seslendirme: Scott Yoo yönetimindeki Boston Metamorphosen Orkestrası, solist: F.Say, 1995.
14. 'Fantazi parçaları', piyano için, 1993.
15. 'Caz Fantazileri', piyano için, 1994.
16. 'Senfoni Konçertant', piyano ve büyük orkestra için, 1993; ilk seslendirme: Gürer Aykal yönetimindeki Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası, solist: Fazıl Say, 1996; orkestra: 3 flüt, 3 obua, 3 klarnet, altosaksafon, 2 fagot, kontrafagot, 4 trompet, 3 trombon, tuba, 7 vurmalı çalgıcı için 27 vurmalı çalgı ve yaylılar için (14+12+12+8).
17. 'Gitar ve Orkestra için', (gitar konçertosunun yeniden yazılışı), 1996.
18. 'İki Ballade', oda orkestrası için; 1996 ilk seslendirme: Scott Yoo yönetimindeki Boston Metamorphosen Orkestrası, 1996.
19. 'Oda Senfonisi', oda orkestrası için, 1996; ilk seslendirme: Scott Yoo yönetimindeki Boston Metamorphosen Orkestrası, 1996.
20. 'Kara Toprak', piyano için, Aşık Veysel’in teması üzerine, 1997.
21. 'Gülnihal', piyano için, Hamamizade İsmail Dede Efendi’nin teması üzerine, 1997.
22. 'Kadanslar', Mozart’ın piyano konçertoları için kadanslar, 1987 – 1996.
23. 'Nazım Oratoryosu', piyano, solo ses, koro ve orkestra için, 2001.
24. 'Metin Altıok için Ağıt', piyano, solo ses, koro ve oda orkestrası için, 2002/2003.
25. 'Piyano Konçertosu, No:3', piyano ve orkestra için, 2001.
Genellikle konservatuarlarımızdan yetişen müzisyenlerimizi yorumcu olarak dinleriz. Fazıl Say mükemmel piyano tekniğinin yanında müzik dağarcığına kazandırdığı sayısız değerli eserleriyle de önde olan sanatçılarımızdandır.
Albümleri;
Tchaikovsky;Piano Concerto No.1, Liszt; Sonata in B Minor
Nazım
Mozart, Haydn, Beethoven
Metin Altıok Ağıtı
Bikent Senfoni orkestrası "Nazım"
Metamorphosen Chamber Orcestra Scott Yoo
Best 5 Fazıl Say
Fazıl Say plays Bach , Tchaikosky, Liszt, Stravinsky&Gershwin
Mozart; Piano Sonatas
Mozart
Haydn
Beethoven;Appassionata;Waldstein;The Tempest
Black Earth
Beethoven, Ravel, Bartok, Say
1001 Nights In The Harem
Bu denli üretken bir sanatçının bunları ortaya koyabilmek için yeteneğin ötesinde duyarlı bir yüreğe de sahip olması gerekir. Bu anlamda da ne deni duyarlı olduğunu kitaplarından anlayabiliriz.
Kitapları;
Yalnızlık Kaderi (Doğan Kitap)
Metin Altıok Ağıtı( Evrensel Basın Yayın)
Uçak Notları( Müzik Ansiklopedisi Yayınları )

Henüz çok genç olduğunu düşünürsek bu eserlerin sayısının artması olasılığı müzik severleri mutlu eden faktörlerden sadece bir tanesidir.
Türkiye'nin yüz akı bu sanatçımıza başarılar diliyorum.
sanem uçar
26 Kasım 2010 Cuma
Pus

Fazıl Say ile ilgili yazı dizisini hazırlamakla meşgul olduğum bir kaç gün öncesinde çok sevgili dostum Alper Kaya' dan 17. Altın Koza Film Festivalinde en iyi belgesel film ödülünü kazanan "Dört Duvar Bir Pencere" adlı belgesel filminin DVD si geldi.
Büyük bir merakla bekliyordum açıkcası. Sevgili dostumun başrolde oynadığı bir film en iyi belgesel seçilmişti. Bu belgesel hazırlanırken ALS (Amiyotrofik Lateral Skleroz - Motor Nöron) hastalığı ile ilgili bir farkındalık uyandırılmak istenmişti.
Benim sevgili dostum da ALS hastasıdır uzun zamandır. Bu hastalıkla yaşamını sürdürürken yapması gereken her şeyi atlamadan yaşayanlardandır. Kolay bir iş değil yaptığı açıkcası.
Büyük bir keyifle belgeseli izlerken baş rol oyuncularının hepsini tanımanın garip duygusuyla iç içeydim. Sevgili dostumun yaşamından son derece özel kesitler sunuyordu belgesel. Aklımıza gelebilen yada gelemeyen bir sürü konuya ışık tutuyordu.
Belgeseli izledikten sonra ilk işim sevgili dostumu aramak oldu. Kahkahalar içersinde konuşmaya başladık. Duygularım gerçekti. Gerçekten mutluluktan kahkahalar atıyordum. Çünkü o belgeseldeki baş rol oyuncusu benim sevgili dostum Alper rağmenlere rağmen yaşamını sürdüren ve aynı zamanda bir çok kişiye rehberlik eden ve ışık olabilen bir yapıya sahiptir.
Hastalığı ve hastalığı nedeniyle yaşadıkları sebebiyle çok kolaylıkla arabeskleşebilir. Hiç ama hiç kolay bir hastalık değil ALS. Kendi bedeninin içinde haps olunmuş bir yaşam.Sen aslansın, sen kaplansın gibi övgü sözcükleri de, ben ölmüşüm, yok olmuşum sözcükleri arasında bir fark görmeyen kişiyim. Sonuçta ikisi de aynı kapıya çıkıyor. Var olan koşulu bir şekilde yok saymak...
İnsan bir çok duyguyla iç içedir. Bu duygularının arasında hüzünlenmek, üzülmek gibi insana ait duyguların olması kadar doğal bir şey düşünemiyorum. Hatta yeri ve zamanı geldiğinde isyan etmek, yada kabul edememekte son derece doğal...
İnsana ait tüm duygular abartılmadığı sürece insanca...
Fazıl Say dizisine başladığımda ve doğal olarak Fazıl Say a hak verirken arabesk düşünce yapısına kendimi bildiğimden beri karşı oluşum sebebiyle , sevgili arkadaşımın kahroluş şeklinde ve gizli bir teslimiyeti içinde barındırmayan davranışı ve yaşam biçimi ayakta alkışlanacak bir davranıştır özellikle bu ülkede.
Bu sebeple sanırım iki konuyu birbirinden ayırt etmemiz gerekiyor.
İnsan acı duyar, insan üzülür, insan kederlenir,insan ağlar....
Bunların hepsi ve daha fazlası insan olmanın gereklerindendir.
Ama yine insan, bu duygularını yaşarken nefes alıp vermeyi insanca sürdürebilmek anlamında kendi gerçekleriyle yaşamaya devam etmek zorundadır.Devam ederken gösterdiği davranış biçimiyle arabesk yaşama yada insanca yaşama doğru yelken açacaktır.
Mutluluklarımızla birlikte yaşamayı kuşkusuz tercih ederiz, ama aynı zamanda acılarımızla da teslim olmadan yaşamak zorundayız.
Bu anlamda da Fazıl Say ı hiç anlamamıştık..Zaten Fazıl Say bu anlamda düşüncelerini dile getirirken oldukça geniş bir açıdan eleştiri yapmıştır.Söyledikleri facebook sayfasında aynen şunlardır;
“Arabesk müzik, arabesk yaşam tarzının betimlemesidir. Aydınlığın, çağdaşlığın ve öncülüğün, sanatçılığın sırtına külfettir. Emek karşıtıdır, duyarsızlıktır ve yaratamamaktır! Etik dışı “yalan dolanla” doludur. Ortadoğu işi, 3. sınıf, acındırmaca, tembellik, yeteneksizlik, rant, çamur, muallaklıklar üzerinden yaşar. Arabesk müziği yapan yapsın! Bu sayfaya tek gık diyeni yukarıdaki sebeplerden hemen atacağım! Türk halkının arabesk yavşaklığından utanıyorum, utanıyorum, utanıyorum”
Bu anlamda söylediği her cümlenin altına bende imzamı atarım açıkcası.
Fazıl Say kendi facebook sayfasında yer alan ve sanki bir basın toplantısı yapıp bu konu da demeç vermiş gibi algılayan bu ülkenin sanatçıları, politikacıları,gazetecileri bu gerçekleri bilmiyorsa eğer söylenebilecek bir şey yoktur. Ama böylesine arabeskleştirilmiş bir bakış açısında alacakaranlık ve karanlıklarımızla bu durum basitleştirilebilir. Basitleştirildi de...
Fazıl Say çok önemli bir sanatçı olmakla birlikte insandır da...Sanatçı olarak kuşkusuz çok daha farklı bir söylem biçimini yapmış olmasını tercih ederdim ama her insanın canının tak ettiği bir an vardır. O da bu anlardan bir tanesini yaşamıştır.
Özellikle bu ülkede müzik eğitimi almış biriysen ve aldığın eğitime saygı duyan biriysen acı çekmeye mahkumsun demektir bu. Çünkü herkes bu ülkede müzisyendir ve çok bilgilidir...
Bu tartışmalar esnasında arabesk sanatçılarımızdan Hakkı Bulut un yorumu bir hayli ilginçtir örneğin.
"Arabeski sevmiyorum demek yaşamamak demektir"
Kimse bu cümle üzerinde tartışmadı mesela.
Yeri gelmişken, Hakkı Bulut 12 eylül döneminde üç ay hapis yattıktan sonraki yaşamı çok daha ilginçtir.
1989 yılında Kültür bakanı Tınaz Titiz öncülüğünde müzik kongresi toplanır ve bu toplantıda uzun uzun arabesk müzik tartışılır. Ve sonra dönemin kültür bakanı Hakkı Bulut u çağırarak müziğini sevdiklerini ve biraz daha batı müziği formunda uygun hale getirip getiremeyeceğini sorar. Hakkı Bulut, yazmış olduğu "Seven Kıskanır" adlı parçasını Esin Engin le birlikte yeniden yorumlarlar ve TRT ye çıkmasını sağlarlar.
Evet bende tıpkı Fazıl Say gibi bu ülkedeki her türlü yavşakça tavırlardan nefret ediyorum.
Böylesine arabesk yaşam ve düşünüş biçimi her alanda etrafımızı sarmışken, doğal olarak Alper gibi dostlarımın da olduğunu bilmenin mutluluğundayım. Ama insan bunalıyor, ciddi anlamda bunalıyor her türlü anlamsızlıktan. Bunları dile getirmek kadar da doğal bir şey düşünemiyorum. Bunlar dile getirilirken çıkış yolu için nefes alma çabalarıdır yapılanlar.Puslu çünkü havalar ve ben nefes almada zorlanıyorum.
Gerçek anlamda toplum olarak bir virüse bulaşmış durumdayız. Bu bir hastalık. Tedavi için önce hasta olduğumuzu kabul edip, bu hastalığın bizdeki etkileriyle körleşen gözlerimizi , sağır olan kulaklarımızı, uyuşan beynimizi tedavi etmekle başlamalıyız işe.
Kış uykusuna öyle çok alıştık ki, her şey normal geliyor, yada olağan...
Ama değil bence, ne yazık ki değil...
sanem uçar
17 Kasım 2010 Çarşamba
Fazıl Say'ı anlamak yada anlamamak-11
En büyük korkularımdan biri gerçekten yanlış anlaşılmaktır:)
Beni yakından tanıyabilenler bilir ki, asla kişilerin kendileriyle ilgili bir problemim olmaz. Kişilerin bir şekilde sebep olduğu sonuç üzerine yapılanır benim eleştirilerim. Bu sebeple bu yazı dizisine başladığım andan itibaren konuyu aktarabilmek anlamında örneklediğim hiç bir sanatçıya çamur atmak anlamında bir yaklaşımım yok. İnsanların bir şekilde sevdikleri ve hatta ilah yaptıkları kişileri eleştiren kişi sevimsizdir.
Sevimsiz olmayı göze alarak yazmaya devam ederken yine kişilerin sevgi hanelerinden kaldırılmasını sağlamak adına değildir yapmaya çalıştıklarım. Ama ben sevmenin hep evet anlamına gelmediğine inananlardanım. Hatta sevmek "hayır" da diyebilmektir. Benimde sevdiklerim var, başta üzerinde yaşadığım bu toprak parçası ve bu halk geliyor.... Gördüğüm ise; bir çok koldan sarılmış bir durumda oluşumuz ve müziği kullanarak, çünkü müzik benim bilgi alanım, her anlamda kapana sıkıştırılmış olmamıza kaygısız davranamama alışkanlığıdır.
Bu kaygımı anlatabildiğimi umarak aydın kesimiyle ilgili eleştirilere başlamak istiyorum.
Çok ciddiyim sadece müzik alanında değil, her alanda benim aydınlarımın büyük bir çoğunluğu aydın falan değil...Karanlık olsalar çok daha iyi diyebileceğim bir zaman dilimi içersindeyim. En azından karanlıkta nasıl yol alacağını bilirsin, yada öğrenirsin. Benim aydınlarım çok daha tehlikeli bir durumda. Alacakaranlık ta benim aydınlarım...Çok uzun zamandan beri aydın kavramına alacakaranlık yakıştırmasını kullanıyorum.
Geçmişe baktığım zaman, özellikle edebiyatta öylesine büyük edebiyatçılar yetiştirmiş ki bu topraklar ve müzisyenlerin büyük bir kısmı da ne yazık ki bu büyük edebiyatçılarımızın ürettiklerinden gitmek anlamında bir yol tutturmuşlar.
Unuttukları o büyük edebiyatçıların o devasa eserleri ortaya çıkarırken ödedikleri bedellerdir....
Onları her yönüyle büyük edebiyatçı sınıfına sokan en önemli faktör inançları uğruna göze aldıklarıdır. Bu sebeple eserlerine baktığımızda inanılmaz büyük bir coşkuyla birlikte edebiyatın en önemli özelliklerinin farkındalığını yaşarız. Onlar yol göstericidir, ve umudumuzdur aynı zamanda.
Dünyanın hemen her yerinde edebiyatçıların eserleri müzisyenler tarafından kullanılmıştır. Bu eserler kullanılırken edebiyatçının vermek istediği duygu, düşünceden ödün vermeden büyük bir ustalıkla, çaba sarfederek hazırlanmış müziklerdir büyük bir kısmı... Ve çok daha önemlisi, eserlerinde edebiyatçıların eserlerini kullanmış olsalar bile, büyük bir çoğunlukla neredeyse bir edebiyatçı duyarlılığında kendi sözlerini de yazabilmişlerdir.
Dünyayı rüzgarında savuran ve neredeyse siyasi gücün ötesine geçerek insanları bir araya toparlayabilen , yön veren ve protest müzik olarak adlandırdığımız müziğin kökeni halk müziğidir. Ve aynı zamanda bu müziklerin arasında söylenen sözlerin vurgulayıcı ve son derece anlamlı sözleriyle insanlar bir yumruk olabilmeyi başarabilmiştir.
Benim ülkemde ise özgün müzik adıyla en fazla Nazım Hikmet in, ve diğer usta edebiyatçıların şiirleri uluorta kullanılırken şiirlerine verdiğimiz zararı hiç tartışmıyorum bile.
Nazım Hikmet, özellikle Türk Müziğini pek çok seven bir edebiyatçıydı. Müziklenmesi için kendi eliyle yazıp gönderdiği sözleri Mesut Cemil Bey müziklendirirken, bu eserlerdeki sözleri şiir kitaplarında göremezsiniz. Çünkü Nazım Hikmet onları müziklenmesi adına yazmıştır. Ama önüne gelen her müzisyen onun şiirlerinden bir çoğunu orasını atıp, burasını keserek kendine göre bestelemiş ve buna özgün müzik demiştir.
Ve benim ülkemde kendini aydın sınıfına koyan herkes sadece bu sözlerin Nazım Hikmet ve diğer edebiyatçılarımızın şiirleri olmasının keyfiyle onaylamıştır.
Arabesk müzik anlatmaya çalıştığım nedenlerle ortaya çıktığında ve yol aldığında her sınıfa göre bir şekil alırken ne yazık ki bu edebiyatçıların eserleride arabesk müzik havasında kullanıldı arabesk bir bakış açısıyla.
Özgün müzik içinde ele aldığımız ve çok sevdiğimiz Ahmet Kaya nın bir klibini sizinle paylaşmak istiyorum. Bu sefer görsel olarak ta izleyin. Bu video da toplumsal hangi olayı görebileceksiniz. Ben mi körüm, yoksa bende mi var bir bozukluk?
Yine bu ülkenin aydınları sadece siyasi anlamda aynı düşünceyi paylaşıyorsa, müziğindeki arabesk yön, topluma kazandırdığı yada kazandıramadığı davranış ve düşünce biçimi, tavır olarak yerleşmeye çalışan külhanvari yaşam biçimi gibi bir çok yönle birlikte hiç bir eleştiride bulunmadı. Sadece sustu ve dinledi...
Çok daha önemli bir müzisyenden söz etmek istiyorum şimdi. Bundan önceki bölümde yorum kısmında ele aldığım büyük sanatçı Victor Jara...
Victor Jara 1932-1973 yılları arasında yaşamış Şili li bir müzisyendir. Son derece olumsuz koşullarda geçen bir çocukluğu vardır. Kahya olan alkolik babası tarafından sürekli olarak dövülen annesiyle, babasının sonunda onları terk etmesiyle başbaşa kaldığında, her türlü işte çalışan bu kadının söylediği halk ezgileriyle büyüdü.
Eğitimini muhasebe üzerine yapmak istedi ama sonra fikrini değiştirip İlahiyat okumaya başladı. Tam iki yıl İlahiyat okuduktan sonra burayı da bırakarak annesinin ölümüyle çalışmaya başladı.
Yaşadığı dönemlerde bizim ülkemizde olup bitenlerden hiç farklı olmayan bir zemin vardı. Faşizm orada da kol geziyordu hemde tüm haşmetiyle..
Bir şekilde kendini müziğin içinde bulduğundan düşüncelerini, duygularını anlatma biçimi olarak gördüğü müzikte topluma daima bir mesaj vermeye çalışan yönü , vatanseverlik anlayışıyla ülkesindeki anlamsız politikalara bir karşı duruş olarak müziğini kullanırken halkıyla da beraberdi, gerçekten aydın olan aydınlarıyla da...
11 eylül 1973 de Pinochet'nin gerçekleştirdiği bir darbe sırasında tutuklanır. Şili stadyumunda işkence görür. Burada şarkı söylemeye, mırıldanmaya devam eder. Bir daha gitar çalmasın diye önce elleri kırılır...Şarkısına devam eder... Sonunda başını dipçikle parçalarlar. Ve ellerini kesip herkese örnek olsun diye tribünlere asarlar...
Bu sanatçıyı saygıyla anarken onun bir şarkısını buraya almadan geçemeyeceğim;
Arabesk bakış açısının sadece müzik olarak değil, bir bütün olarak bizleri ne hale getirdiğinin en iyi örneğini göstermek adına dünya genelindeki benzer olaylarla açıklamaya çalışıyorum olayları.
Müzik topluma hangi açıdan olursa olsun yön verebilmek adına özellikle kapitalizmin kullandığı en büyük silahtır. Ve yıllardır bizim ülkemizde uygulanan politik oyunlarla müziğimiz her yönüyle arabeskleşirken toplumda çok daha fazla önemi olduğuna inandığım protest bakış açısının da arabeskleşmiş olması hiç bir işe yaramayacaktır.
Oysa protest müzik ses getiren bir olgudur....Var olanları da yok etmede uzmanız bildiğiniz gibi. Yine sesimiz çıkmadı...
Getirmiyorsa, getirmediyse, anlamsız tapınma ritüellerini bırakıp hep birlikte düşünme zamanıdır. En azından kendini aydın yerine koyanlar bunu yapmalıdır.
Topluma yön verenler düşünürler, edebiyatçılar ve sanatçılardır. Müzik ise burada en önemli ayaktır, ama benim ülkemde bu anlamda en kötü durumda olandır da...
Fazıl Say ise aydın bir insandır bu anlamda. Söyledikleri tabikii çoğunluk tarafından anlaşılmayacaktır ve saptırılacaktır. Sanatçının görevi hangi alan olursa olsun halkı bir şekilde uyarmaktır. Çok farklı bir şekilde kimsenin cesaret edemediği bir şeyi yaptığını söyleyebilirim.
Alacakaranlıklar ve karanlık içinde yaşayanlar Fazıl Say ı anlayamayacaktır. Söylediğini salt bir müzik olgusu içersinde ele alacaklardır. Oysa Fazıl Say biz fark etsekte etmesek te öylesine büyük bir müzisyendir ki, olayı basit bir müzik türü içersinde ele almayacaktır. Görmek istemeyen göz görmeyeceğinden, duymak istemeyen kulakta duymayacağından alışagelmiş arabesk vari tavırla saldırıya geçeceklerdir tabikii.
Arabesk bakış açısıyla dünyaya baktığımızda yaşayacaklarımız şu anda yaşadıklarımızdır zaten. Ve bu müzik bilinen anlamdaki çizgisinden çıkarak pop a , rock a jazz a kadar uzanmak üzere.
Lütfen, bu arada çoğu sanatçılarımızın neden arabesk müzik söylemeye başladığını düşünün...
Etnik kültüre ve müziğine, diğer müzik türleriyle birlikte saygın örnekler sunması sebebiyle saygı duyduğum, ve her anlamda en kaliteli işleri ortaya çıkarmaya çalışan Kalan Müzik neden Şevval Sam la birlikte arabesk bir albüm piyasa sürmüş olabilir?
Değişen nedir ülkemde? Taşlar yerinden çoktan oynadı ama yinede sağlam diye bildiğimiz taşlar dahi arabesk bakış açısının kaypak politikalarında oynayabiliyorsa nerede olduğumuzu bir kez daha en azından müzik yoluyla düşünmeye çalışalım...
sanem uçar
14 Kasım 2010 Pazar
Fazıl Say'ı anlamak yada anlamamak-10

Bu an a kadar arabesk müzikte Türk Müziğinin kullanılarak deforme edilmesi sayesinde ortaya çıkan kısmı ele alırken aynı süreç Türk Halk Müziğinde de kendini gösteriyordu.
Köyden kente göç eden herkes yeni burjuva sınıfında yerini alamamıştır doğal olarak. Hatta bu yeni burjuva sınıfını oluşturanlar oldukça az bir sayıdır. Bunun dışında şehirler bu burjuva sınıfının dışında bir şekilde emekçi sınıfın oluşturduğu çoğunluktu. Geldiği kültürle birlikte bu şehirlerdeki yaşama bir türlü alışamayan bu topluluk bir çok anlamda kültür karmaşası yaşıyordu.
İster istemez Türk Halk Müziği de geleneğinde var olan halk edebiyatından uzaklaşması sebebiyle alışagelmiş özelliklerini yitiriyordu.
Çok doğal olarak Türk Halk Müziği kökenine dayanan ancak çok ta fazla bu müziğin özelliklerini göstermeyen müzik; Nuri Sesigüzel,Yıldıray Çınar vb. sanatçılarla birlikte hem müzikte hemde sinema da bu halkın duygularına hitap eden sesi ve konuyu oluşturmuştu.
Mutsuzdular...
Acı çekiyorlardı...
Olumsuz bir çok şey vardı ve bir yerden de bu duygularını ve düşüncelerini ifade eden sözlere, davranışlara ve müziklere kavuşmuşlardı.
Varlıklı olamadıkları için bir şekilde tutunabilmek adına politikacılarında yardımıyla, yanlış politikalarla, şehrin dışında varoş olarak isimlendirilen yerlerde yaşamlarını sürdürürken müzik sektörü bu anlamda yepyeni sanatçıların ortaya çıkmasını sağlıyordu.
Var olan nesnel koşullarda sanayileşme nüfus ile ile aynı oranda artmamaktaydı. İşsizlik maddi gücün yetersizliği buradaki halkta hayal kırıklığı yaratıyordu. Kentleşme süresince düzensiz yapılaşma beraberinde kültürel yozlaşmayı da getirmişti. Aynı zamanda sağlıksız ve yetersiz eğitim politikaları ve hizmetleri de bu olumsuzluğun gelişmesini sağlıyordu.
Doğal olarak Orhan Gencebay, vb gibi bir çok sanatçının isimlerini yavaş yavaş duymaya başlayacaktık.
O dönemin aydınları bu ortaya çıkan müziği kıyasıya eleştirdiler. O zamanlarda da bu müziğin nesnel koşullarının tartışılması gerekirken sonuç üzerinde durularak bu müziğin halka hiç bir şey veremeyeceğini, içinde insani hiç bir özellik taşımadığı, tam tersine sözlerin acılar üzerine kurulu olması sebebiyle acının meşrulaşarak kaderci bir düşünce yapısını içerdiğini söylüyorlardı. Halkçı bir içeriği olmadığı ve sadece bireysel anlamsız trajediler üzerine kurgulandığı için son derece zararlı olduğunu savunuyorlardı.
İşte bu aşamada düşünmek gerekir...
Halkçı, yada düzeni eleştiren sözler içerse daha mı az zararlı olacaktı acaba?
Yanılıyorlardı...
Arabesk müziğin belkide en sevilen sanatçılarından Hakkı Bulut u unutmuş gözüküyorlardı.
Niye mi?
Onun, "Gidin Görün Doğu da Ne Dertler Ne Çileler Var" adlı şarkısı nedeniyle 12 eylül döneminde yargılandığı ve üç ay hapis yatmışlığı vardır. Yani bu anlamda bir düşünce suçlusudur Hakkı Bulut...
Bir sözlerine bakalım, isteyenler müziği heryerde bulabilirler...
neden isyan etmesin ezilince insanlar
gidin görün doğuda ne dert ne çileler var
sıcak aşı çoğu kez rüyalarda görüyor
birde ikinci tanrı ağalar var
eğer yaşamak buysa batsın kara toprağa
halkın hayatı bağlı ağanın insafına
okul su yok doktor yok kullar bir kula köle
neden isyan etmesin yaşamak mı böyle
elbet isyan edecek yaşamak mı bu böyle
bütün yıl emekleri bir ağanın cebinde
yarını yoktur halkın yaşıyor dert içinde
elbiseler hep yama çarıklar delik deşik
biz diyorlar ağa için doğduğumuzu öğrendik
bir çok köyün tüm halkı bir ağanın serveti
gidin görün doğuda yaşanan esareti
bu ülke toprağında kanun devlet te ağa
hak arayan gençleri gömüyorlar toprağa
Evet Hakkı Bulut un bu parçası buram buram sol söylem kokuyor. Bazı cümleler yenilir yutulur cinsten değil üstelik...
kanun devlet te ağa
hak arayan gençleri
gömüyorlar toprağa
yaşamak mı böyle
elbet isyan edecek....
Halkı yozlaştırmanın ötesinde isyana sürükleyen bir yan var. Çok açıkca görülüyor ki arabesk müzik; sözlerindeki anlamsızlık, kaderci anlayış vs. ile ortaya konulamaz.
Bu parçada olduğu gibi başka parçalarda da başka sanatçıların yine arabesk tarzı bir söylemle sol düşünceleri içeren sözlerle dolu pop arabesk karışımı Ahmet Kaya için ne diyeceğiz?
Ahmet Kaya dan bir şarkı dinleyip konuyu bir sonraki bölüme aktararak "aydın arabeski" konusuna da girelim yavaş yavaş :)
Yıllardır, "tabancamı unutmuşum helada" sözlerinin anlamını bulmaya çalışıyorum. Şimdilik çok fazla bir şey söylemeyeceğim. Bundan sonraki bölümde neden bu tarzı da arabesk içinde görmemiz gerektiğini anlatmaya çalışacağım.
Tabii düşüncelerime katılmak zorunda değilsiniz. Bir kaç kere daha dinleyin parçayı derim ve sevgili Ahmet Kaya nın söylem biçimini, yorumunu, içinde sol düşünce yapısı olmamış olsa arabesk müzik içersine alırmısınız, almazmısınız? hep beraber tartışalım..
sanem uçar
10 Kasım 2010 Çarşamba
Fazıl Say' ı anlamak yada anlamamak-9

Cumhuriyetin ilk yıllarını bir şekilde geçiren Türkiye, ekonomik anlamda gelişme sağlayabilmek adına sanayi ve ticaret konularında yapılan bir sürü değişiklikle yavaş yavaş değişen bir görüntüye kavuşuyordu. Bu değişimin gerçekten gelişim olabilmesi için o günkü koşullarda alınan kararlarla daha popülist politikalara girişilmiş olması ve yavaş yavaş rekabetçi anlayışın ortaya çıkmasıyla bir çok şey değişmeye başladı.
İster istemez Kurtuluş Savaşı sonrası harap görünümdeki şehirler kentleşmeye yönelik görüntüler veriyorsa da içten içe huzursuzluklar kendini gösteriyordu.
Bir tarım ülkesi olan Türkiye o dönemlerde daha iyi yaşamanın ötesinde, yaşamayı sağlayabilmek adına köyden kente göçün başladığı dönemlerde bir çok sancıyı içinde barındırıyordu. Ve o günkü koşullarda feodal bir yapıyı hala korumuş olduğunu da unutmamak gerekiyor. Doğal olarak halkın zorlandığı alanlardan daha iyi bir yaşam için şehre göç etmesi kaçınılmaz bir olguydu.
1950 li yıllarda hızlı sanayileşme geleneksel üretim yapılarının bozulmasını sağladığı gibi yeni değerlerin yayılmasına da öncülük edecekti. Bu dönemler köyden kente gelerek zengin olan bir sınıfın yavaş yavaş ortaya çıkmasını sağlıyordu. Kuşkusuz bu yeni oluşan sınıfın eğlence yaşamları içinde mekanizmaların kurulması gecikmeyecekti.
Henüz azınlıklarla birlikte yaşamayı başarabilen bir toplum olarak, azınlıkların meyhane kültüründen de esinlenerek gazino kültürünün oluşması bildiğimiz anlamda Türk Müziğinin yavaş yavaş bozulmasını sağlayacaktı.
Bu yeni oluşan burjuva sınıfının eğlence kültüründe müziğe olan bakış açılarında Türk Müziği başı çeken bir olguydu. Türk müziğinin dışında yabancı müziğinde yavaş yavaş sesini duyurduğu ve özellikle Fehmi Ege ve tangolarının o zamanın burjuvaları için vaz geçilmez müzik olduğunu ortaya koymamız gerekiyor.
Zeki Müren ise, Türk Müziğinin tekrar saygınlık kazandırılması esnasında verilen mücadelenin sonucunda ülkede kendini gösteren radyo günleri zamanının en iyi sanatçılarından biriydi.
Gerçekten gerek bu müziği yorumlama biçimi ve gerekse besteleriyle hemen herkesin beğenisini kazanan sanatçılardandı. Zeki Müren in radyo günleri zamanındaki çalışmaları asla eleştirilebilecek bir yan içermez.
Ülkede gazino kültürünün başlaması ve kendisinin de bu kültürün bir parçası olması Zeki Müren in ikinci dönemi olarak ele alınmalıdır.İşte asıl üzerinde durulması gereken yapıda bu ikinci dönemidir. Tabikii bu sürecin yaygınlaşmasını sağlayan kişi sadece Zeki Müren değildir. Ve doğal olarak sanki bu işin yaygınlaşmasını sağlayan tek kişi Zeki Müren gibi göstermek büyük bir haksızlıktır.
Ancak unutulmaması gereken bir konu vardır ki o da; toplumun değer verdiği kişileri , yaptıklarıyla haklı ve doğru bularak örnek alması, aslında yanlış olan bir çok şeyin zamana yayılarak doğru gibi algılanmasına sebep olabilecek gücü taşımalarıdır.
İşte bu sebeple Zeki Müren Türk Müziğinin deforme edilmesinde başı çeken sanatçılardan olmuştur ve ne yazık ki halkın büyük bir kısmı bu deforme edilişi anlayamayacak duruma getirilmiştir.
Şarkı söylemek, her müzik türünde kendine özgü bir yapı sergiler. Bunu en iyi şekilde anlamamızı opera sanatçılarının şan tekniği sağlayabilir . Çok değişiktir... Bir opera sanatçısının şarkı söylemesiyle bir jazz şarkıcısının şarkı söyleme tarzları farklıdır.Türk Halk Müziği yorumuyla, Türk Müziği yorumu, yada rock veya pop söyleme hepsi kendine özgü şarkı söyleme biçimini içinde barındırır.
Aynı şey arabesk müzik içinde geçerlidir. Ve Zeki Müren radyo günleri zamanında doğru biçimde söylediği Türk Müziği yorumlarını tamamiyle arabesk yöne çeken ve bu müziğin söylenmesinde yanlışların oluşmasını sağlayan sanatçılardandır. Onun önderliğinde onun söylem biçimini taklit ederek bu müziğin yozlaşmasını sağlayan onlarca sanatçı vardır. Bunlardan biri de saygın bir isimle andığımız Bülent Ersoy dur örneğin...
Kelimelerin anlamsız bir şekilde vurgulanması, sesin gereksiz titretilmesi, ve sesin kaydırılması ve bir çok arabesk müzik söyleme biçimine uygun olarak geliştirdiği bu ikinci dönemi gerçekten Türk Müziğine gönül veren gerçek sanatçılar için üzüntü kaynağıdır.
Size iki tane Zeki Müren şarkısı dinletmek istiyorum.
İkinci dönemine ait tabikii, buram buram kokan bir arabesk;
Üşüdüm üstümü örtsene anne
Ve ikincisi de kendi bestesi. Son derece güzel bir beste yine kendine özgü arabesk tavrıyla...
Bir demet yasemen...
Uzaktan bakınca çok önemsiz gibi gelen bir çok şey düşünüldüğünden daha fazla önemlidir gerçekte...
İster istemez sanatçı kimdir, sanatçı kimliği nedir? sanatçının görevleri varmıdır? gibi çok önemsiz görünen soruların yanıtlarını vermek zorundayız.Çünkü kötü, yada yanlış diyelim çok hızlı bir koşucudur...
sanem uçar
6 Kasım 2010 Cumartesi
Fazıl Say'ı anlamak yada anlamamak-8

Bundan önceki bölümde yazdıklarımdan Cumhuriyetin o ilk yıllarında müzik adına yapılanları yanlış bulmak gibi bir düşünceyi savunduğum anlaşılmasın.Müzik tarihinin yüzyıllar boyunca süren evrimi sıkıştırılarak bir kaç yılda halledilmeye çalışılılması takdir ettiğim bir özelliktir. Harcanacak zaman yoktu, ve atılan adımlar doğru olmakla beraber en büyük hata bu anlamda birbirlerini dinlemeyen ve anlamakta zorlanan müziğe bakış açısındaki farklılıklar oldu.
Tarihi süreç içersinde müzik adına yapılan çalışmalar bazı konularda eksiklikleri içerse de yinede o günkü koşullar düşünüldüğünde inanılmaz büyük adımlardır. Doğru bir eğitim sistemiyle yıllarca cahil bırakılmış bu halk eğitilebilir, kendini ifade edebilen bir yapıya pekala getirilebilirdi. Bu anlamda çalışmalar yapılmadı mı? Elbette yapıldı....
Sanatın tüm dallarında çağdaş bir hale gelebilmek, kendine ait yapıyı ortaya koyarken dünyadaki diğer kültürleri de anlayabilen bir yapıya kavuşabilmek eğitimle doğru orantılıdır. Kendine ait kültürü geliştirmek ve daha çağdaş yapıyı oluşturmak için o dönemlerde eğitim adına yapılan tüm çalışmalar Türkiye Cumhuriyeti tarihi içersinde en doğru çalışmalardır.
Eğitimin amacının belirlenip, kişiyi kendi değerlerini bilen, evrensel bakış açısına sahip,üretebilen, düşünebilen ve birey olmayı başarabilen bir yapı kazandırmak adına özellikle Köy Enstitülerinin açılması ve Köy Enstitülerinin programı o gün içinde bir devrim niteliğindedir, bugün için de.
Ama bildiğimiz gibi kendimize yapacağımız en büyük kötülük olarak bu yapıyı yok etmeyi gösterebilirim. Bu ulusun çocukları doğru bir programla çağdaş insan olmanın tüm unsurlarını öğrenip yaşamlarına geçirirken, gelecek günler için söz sahibi olacak konumu oluştururken, bu gelişmeler bazı kişileri rahatsız etti.
(Bu konunun dışında olmasına rağmen yeri geldiği için söylemek istediğim bir kaç cümlem var. İlköğretimden, yüksekokullara kadar her kademede ve özellikle devlet okullarının dışında özel okullarda da epey deneyimi olan biri olarak çağdaş eğitim modeli olarak dün ret ettiğimiz, ama bugün özü Köy Enstitülerinden alınmış bir sürü yabancı eğitim modelini ülkemizde uygulamaya çalışan sistemin iki yüzlülüğünü ve kendisiyle çelişen yapısını anlayamıyorum...)
Osmanlı'nın tasavvuf müziğini esas alarak İstanbul' un fethinden sonra saray çevresinde geliştirdiği ve içine Halk Müziğine ait özellikleri de kattığı bu müzik, yapısı gereği melodik bir özellik gösteriyordu.
Eserlerin icra edilmesinde sözlü eserlerde melodinin yanında sözlerinde çok önem taşıdığı bu müzik, tek sesli bir yapı üzerine kurgulanmıştır. Batı Müziğinde ton adını verdiğimiz , Halk Müziğinde ayak olarak isimlendirdiğimiz özellikler batı müziğinden oldukça farklı bir yapıdadır.
Batının 24 ton sisteminin dışında kendine özgü makamsal yapısıyla çok seslendirilmeye uymayan yapısı Batı Müziği eğitimi almış müzisyenler tarafından saygın bulunmadı. Çok seslilik bir çağdaşlık unsuru olarak ele alındığından bu müziğin tek sesliliğini aşağılamak adına "alaturka" olarak isimlendirilirken, batı müziği yüceltilerek "alafranga" olarak isimlendirildi.
Halk Müziğinin ise çok seslendirilmeye daha uygun bir özellik taşımasından dolayı özellikle Halk Müziğinin üzerinde duruldu.
Burada üzerinde durulması gereken en önemli konu; bir ülkenin kendi müziğinin özelliklerini kabul etmeyen, onun yapısı gereği tek sesliliğini ret edip küçümsemek adına ciddiye almamaktır.
Ve sonuçta ciddiye alınmayan Türk Müziği uzun uğraşlar sonrasında bir parça değer kazanmış olsa bile, bu konuya gönül vermiş müzisyenlerin bu saygınlığı yeniden elde edebilmek adına bu müziğin yapısında zamana yayılacak bir değişimle müziğin özünden sapılmasına ve nesnel koşulların da etkisiyle arabesk bir yapıya doğru gitmesine neden oldular.
O dönemlerde de bugün de, Türk Müziğinin yapısına uygun olarak müziklerini icra etmeye çalışan müzisyenleri tabikii bu kapsama almıyorum ama seslerinin bu anlamda fazla çıkamamış olması bu müziğin yapısındaki değişikliğin oluşumunu da önleyemedi ne yazık ki.
1970 yılında gerek Halk Müziğinde gerekse Türk Müziğinde daha sanatsal anlamda çalışmaların yapılabilmesi adına kurulan konservatuarlarımız da ne yazık ki arabesk müzik dünyasına sanatçı yetiştirme merkezleri haline gelebildi.
Tüm şimşekleri üzerime çekeceğimi bile bile bu müzik alanında hem müziğin arabeskleşmesi, hemde arabesk kültürün yaygınlaşmasında çok önemli rolü olan Zeki Müren i ele alacağım:)
Çünkü arabesk müzikte , en azından arabesk müzik yaptığını bilen ve kabul eden bir çok sanatçı yanında arabesk müzik yaptığını bilmeyen yada kabul etmeyen sanatçılarımızdan bir tanesidir ne yazık ki Zeki Müren...
sanem uçar
5 Kasım 2010 Cuma
Fazıl Say'ı anlamak yada anlamamak-7

Şimdi izin verirseniz Cumhuriyetin ilk yıllarında müzik açısından elimizde olanlara bir göz atalım.
Öncelikle egemen olan Halk Müziğiydi. Halk Müziğinden başka bugün Türk Sanat Müziği adını verdiğimiz Klasik Türk Müziği vardı. Başka müziklerde vardı elbette ama en etkin olanları ele almak istiyorum.
Klasik Türk Müziği Osmanlı toplumunda bir çevre kültürü geleneği taşıyan, saray içinde gelişme gösteren , toplumdan biraz uzak bir üst kültürün ürünüdür.
İstanbul bir çok anlamda olduğu gibi müzik alanında önemli bir yer oluşturur.
Şöyleki;
9. yüzyıldan itibaren çeşitli müzik türleri ve geleneklerinin merkezi olmuştur. Klasik Batı Müziğinin gelişim evresinde ilk çağ uygarlıklarından başlayarak tek tanrılı dinlere geçişte önem kazanan dini müzik, Klasik Müziğin gelişiminde son derece etkendir. Asırlar boyu süren bu özellik , özellikle feodalitenin bozulup kapitalizmin nesnel koşullarının oluşmaya başlamasıyla dini müzikten ayrılarak ,yani sanatsal gelişimini , dini müziğe tepkiyle ortaya koymuştur.
Ve 9. yüzyılda İstanbul merkezli Bizans dini müziği, Suriye ve Filistin' den dini müziğin kayarak merkezi İstanbul olan bir seyir izlemiştir. Ve bu 15. yüzyıla kadar sürmüştür.
15. yüzyılda İstanbul un fethiyle bu mevcut koşullarda bir değişiklik olmamıştır. Tam tersine İstanbul, Osmanlıyla birlikte Osmanlı Yahudileri ve Ermenileriyle bir müzik merkezi haline gelmiştir. Doğal olarak Osmanlılarında beraberinde getirdiği Türk ezgileri ve Arap ezgileride harmanlanarak imparatorluğun bütün etnik ve dini unsurlarınında görülebileceği bir müzik merkezi haline getirilmiştir.
İste merkezi İstanbul olan bu müzik, çok uluslu toplumsal ve kültürel bir yapının ürünüdür.
Dünyanın hiç bir yerinde böylesine zengin bir karışımı göremezsiniz.
Osmanlının yaşam biçimine uygun olarak ortaya çıkan bu müzik gerçek anlamda kültürlerin harmanlanmasıdır. Bu müzik türüne bir isim vermek yıllarca tartışılmıştır. Gereksiz bir zaman kaybından başka bir şey olmamıştır.
Osmanlıyı mimarisi, yada diğer sanat dallarıyla kabul ederken müziğini ret eden mantığı anlayamıyorum. Ona bir isim verilmek gerekirse Osmanlı Saray Müziği kolaylıkla diyebiliriz.
İşte Cumhuriyetin ilk yıllarında yeni bir kimlik arayışındaki düşünce yapısı, anlamsız bir ret edişle öncelikle bu müziği ret etmiştir.
Sosyolojik olarak milliyetçilik gibi kavramla çok önceden tanışmış olan dünyayı oldukça geriden takip eden yeni Cumhuriyet, milliyetçilik politikasıyla elindeki bu görkemli müziği görmezden gelen tavrı ileride bir sürü anlamsızlığın doğmasına sebep olacaktır.
Öte yandan halkın büyük bir çoğunluğu tarafından kabul gören Halk Müziğinde ise inanılmaz doğru şeyler yapılmıştır.
O günkü koşullarda eğitimli müzisyenlerin çok fazla olmaması sebebiyle, yurt dışından da müzisyenlerin ülkemize getirilerek bir çok sanatçıyla birlikte halkın kendi kendine çalıp söylediği müziklerini kayda almak, onları notalamak küçümsenmeyecek işlerden biridir.
Aynı zamanda eğitimli müzisyenlerin yaratılabilmesi için kurulan müzik okulları ve yurt dışına gönderilen müzisyenleri unutmamamız gerekiyor.
Müzik tarihi içersinde milliyetçilik kavramının da ortaya çıkmasıyla Klasik Batı Müziğinde "Ulusal Okullar" olarak bildiğimiz dönemde her ülke kendi otantik müziğinin yansımalarını batı müziğinde kullandı. Özellikle Rusların bu anlamda öylesine büyük bir ünü oldu ki....
Aynı şeyi, çok farklı bir zaman diliminde yeni Cumhuriyet bizler içinde yaptı. Yurt dışına eğitime gönderilmiş müzisyenlerin önlerine yurdun dört bir tarafından derlenmiş notalar kondu ve bu müzisyenler batıda kazandıkları bilgilerle bu müzikleri çok seslendirdi.
Gerçekten Klasik Batı Müziği formunda son derece güzel eserlerdir bunlar. Bir Fransız, bir Alman,vs. çok beğenerek dinleyebilir bu ezgileri.
Ancak çok sesliliğe hiç alışık olmayan ve Klasik Batı Müziğinin özelliklerini bilmeyen bu halk için, alışık oldukları melodilerin deforme edilmesinden başka bir anlam taşımadı.
İşte Cumhuriyetin o ilk yılları bir şey ortaya koyabilmek adına ret etmekle koşut giden bir tavırla geçmiştir. Aslına bakacak olursanız bugün müzik adına tartıştığımız bir çok konunun özünde o yıllardaki tartışmaların dışında yeni bir şey yoktur. Hala daha birbirimizi anlamayarak ve ret ederek gerçekleri ortaya koymaya çalışıyoruz.
Klasik Batı Müzikçiler, Klasik Türk müziğini ret ettiler. Klasik Türk Müzikçiler geçmişilerine sahip çıkmaya çalıştılar, biraz üvey evlat muamelesi görmenin etkisiyle kendi içlerine döndüler, zamanla bu hatadan dönüldü ama bu sürede yalnız başlarına kaldıklarından tutunmaya çalışırken bu müziğin de deforme olmasında farkında olmadan etken oldular.
Halk müziği itibar görmesine rağmen, Halk müziğinin özünü oluşturan halk edebiyatı yavaş yavaş yok olurken doğal olarak bundan Halk Müziği de nasibini alacaktı.
Ortalık müzik adına toz dumanken , ekonomik anlamda dışarıya bağımlı olan bu ulus başka konularda da ne yapacağını pek bilemiyordu.
Her zaman kullandığım bir cümleyle bu bölümü kapatmak istiyorum. Bundan sonraki bölümlerde yapılan yanlışları daha geniş bir açıdan ele alacağım.
"Bir ülkenin nasıl yönetildiğini anlamak istiyorsanız, müziğini dinleyin"
Konfüçyus
sanem uçar
2 Kasım 2010 Salı
Fazıl Say'ı anlamak yada anlamamak-6

Etrafımda olup bitenlere kaygısız kalabilen biri değilim. Zaman zaman bazı konularda kaygısız olabilmeyi istediğim çok olmuştur ama insanın elinde olmuyor...
Bu yazı dizisine başladıktan sonra benim için araya Cumhuriyet Bayramı girdi. Uzun zamandır bunu bir bayram gibi algılayamıyorum. Hatta tam tersine içimde farklı huzursuzlukların ivme kazandığı bir dönem oluyor benim için.
İşte bu seferde kafamda "Arabesk Müzik" kavramıyla dolandığımdan yine çoğu kişiye gereksiz gelebilecek detaylara takılıyordum.
O kadar çok kavram kargaşası var ki ülkemizde, zaman zaman bu kavram kargaşasının neden olduğu sebepler yüzünden bir adım dahi atamadığımızı hissediyorum.
Birden bire Osmanlıları eleştirirken buldum kendimi. Herkes bir şekilde eleştiriyor, yada övüyor, da benim eleştirim çok fazla duymadığım bir eleştiriydi.
Osmanlılar dünya genelinde kapitalizme doğru geçiş döneminde, kapitalizme geçişin maddi temellerini oluşturabilseydi herşey farklı olabilirdi... gibi bir düşünce yapısıyla kendimi Osmanlıları eleştirirken buldum.
Konumuzla ilgili mi? derseniz... kesinlikle ilgili diyeceğim.)
Nicel olarak topraklarını genişletmek beraberinde nitel bozulmayı getirdi Osmanlıya. Doğal olarak yaklaşık 600 yıl gibi uzun süre egemenlik süren bir imparatorluk yerini Türkiye Cumhuriyetine bıraktı.
Osmanlıyı ister sevelim, ister sevmeyelim yeni Türkiye Cumhuriyetinin geçmişidir. Bizlere bıraktığı miraslar arasında kabul edebileceklerimiz olduğu gibi,eleştirebileceklerimiz de vardır. Örneğin bugünkü yaşayışımızda süregelen olumsuzlukları ister istemez o tarihlerde bulabiliriz.
Bir tarihi yada geçmişi ret etmek, yada işimize geldiği zaman kabul etmek,ve gereksiz bir pohpohlama edebiyatına girmek anlayabileceğim bir şey değil.Bu sebeple anlatılan tarihi hep eksik bulmuşumdur.
Ben Osmanlıyı, kapitalizm gelişme evresindeyken ve tüm dünya bunun sancılı dönemlerini yaşarken var olan bir çok sebeplerden dolayı bu oluşa izin verilmeyişi sebebiyle bugünleri hazırlayan nedenlerden dolayı eleştiriyorum. Son derece duygusal bir eleştiri benimki, kabul ediyorum:)
Bu arada kapitalizmi savunan bir mantık içerdiğim düşünülmesin. Kapitalizmin oluş evresi insanlık tarihi için en acımasız dönemleri ifade eder. Kanlı bir sayfadır. Ancak nesnel koşullar olması gerektiği gibidir ve olaylar olması gerektiiği gibi tarihteki yerini alır.
Feodalitenin yıkılışı, krallıkların kiliseye karşı birleşmesi, küçük esnafların yavaş yavaş sanayi şekline dönüşmesi, ülkelerin daha ucuza mal edinebilmek için deniz aşırı ülkelere gitmesi evresinde Osmanlı ne yapmıştır?
Avrupa henüz bu gelişimi tamamlamadığı dönemlerde Osmanlı kendi gücüyle, ki teşkilatlanma ve savaş tekniklerindeki üstünlükle Akdeniz i Türk Denizi haline getirmiştir ama Preveze zaferinden 40 yıl gibi kısa bir sürede bu ekonomik gelişimi oluşturacak sistemi geliştirmediğinden Turgut Reis i Venediklilere esir düşürmüştür. Ve Turgut Reis forsa ödeyerek bu esaretten kurtulmuştur.
Yeni dünyaların farkına varan Osmanlı dışındaki ülkeler, bu sömürge ülkelerin mallarını ve insan gücünü ekonomik alanlarda kullanırken, Osmanlı; ordusunu devşirme usulüyle geliştirmek gibi bir mantık kullanmış, ordusunun gelişmesiyle dünyanın sahibi olabileceklerine inanmayı sürdürmüştür.
Henüz milliyetçilik gibi kavramlar önem kazanmadığından en yayılmacı dönemlerinde bile kendi dilini, kültürünü, dinini yaymak gibi emperyal bir fikre sahip olmamışlardır. Bunu hümanist bir düşünüş tarzıyla baktığımda benim için kabulü oluşturur ama o tarihi dönemde olmayan bu hümanist düşünce fikri belli bir sonu hazırlayan etkenlerden bir tanesidir.
Öte yandan sanayi devrimini geliştirmiş bir Avrupa , var olan sistemini sürdürebilmek için bazı şeylere ihtiyaç duyacaktır. Bir hukuk sistemi, bir eğitim sistemi bu amaca yönelik olarak gelişmiştir. Aynı zamanda oluşan burjuva sınıfı, yine kendi çıkarları adına sanat dahil olmak üzere bu sistemlerin gelişmesini sağlayacak çalışmalar yapacaktır.
Tüm bu gelişmelerin yaşanmadığı Osmanlı toprakları emperyalistlerin gözbebeği olduğundan daha sonra işgal edilecek ve tarihteki emperyalistlere karşı kazanılan ilk ve son savaş olan Kurtuluş Savaşı yaşanacaktır.( Uzun zamandır bu savaşı kazanmış olmamıza rağmen, savaşın galiplerinin onlar olduğunu biliyorum....)
Cumhuriyetin kurulduğu ilk on yıl gerçekten önemli bir dönemdir.Ben sadece müzik konusundaki çalışmaları ele alacağım, diğer konularda kendimi söz sahibi olarak görmüyorum açıkcası.
Avrupanın yıllarca süren kazanımlarına çok kısa bir sürede sahip olmak ve bunları içselleştirmek sanıldığı kadar kolay değildir. Cumhuriyetin kurulduğu ilk yıllarda müzik adına yapılan son derece doğru şeyler olmakla birlikte yanlış yapılan şeylerde var.
Bunları ele almadan arabesk müziği ve özelliklerini anlamak bence zor.
İşte bu yıllarda doğru yapılanlarla, yanlış yapılanları, eleştirmek adına değil, çünkü nesnel koşulların gerçeğinden çıkamayız, ortaya koyarken Türkiye nin Kurtuluş Savaşı sonrası kurduğu Cumhuriyet te olup bitenlerin bir sonucudur Arabesk...
sanem uçar
27 Ekim 2010 Çarşamba
Fazıl Say 'ı anlamak yada anlamamak-5

Ben "arabesk" denildiğinde kafaların karışık olduğuna inanıyorum. Ülkemizde 60 lı yıllarda ortaya çıkan ve yaklaşık 20 yıl gibi uzun süre 80 li yıllara gelene dek fırtına gibi kendini hissettiren bu müzik, 80 li yıllarda bir şekilde pop müzikle ile kaynaşarak farklı bir şekil aldı.
Arabesk müziğin ortaya çıkmasındaki nesnel koşullar her zaman tartışıldı. Sosyolojik bir gerçeklikti ve ülkemizdeki sosyologlar köyden kente göç ile başlayan bu süreci bir şekilde bilimsel olarak ortaya koyarken, bu sosyolojik gelişmenin bir üst yapı kuruluşu olan müziğe yansımasındaki tespitleri doğru olarak ,ne yazık ki ,ne o zaman, ne de şimdi yapamadılar.
Doğru olarak bilimsel bir gerçeklikle tanımlanamayan bu durum müzikte kafaların hâlâ karışık olmasını sağlamaktadır.
Arabesk müziğin ilk ortaya çıktığı dönemlerde özellikle müzikle ilgili kişiler ve aydın sınıfı ortada yankılan bu sesleri çok rahatsız edici buldular. Ve müzik adına bir şey ifade etmemesi üzerine yoğunlaştılar. Kendimize ait müziksel özellikleri içermeyen, genelde Arap müziğine ait bir çok müziksel özellikleri içinde barındıran bu müziği ilkel olarak değerlendirip, yoz olarak nitelediler. Ve sonuç olarak ortaya çıkan bu müziği aşağılama adına "arabesk" olarak isimlendirdiler.
Arabesk müziğin gelişimi olarak ele alacağım sonraki bölümlerde bu aydın ve müzisyen kişilerimizin aslında yanıldıklarını çok daha açık bir şekilde ortaya koyacağım. Haklı oldukları taraf olmakla birlikte 60 lı yıllarda bir şekilde varlığını ortaya koymaya çalışan bu müzik türü hem Türk Halk Müziği, hemde Türk Sanat Müziği olmak üzere bizim kendi müziklerimizin kaynağından, kendi müzisyenlerimizin elleriyle ortaya çıkmıştır.
Ekonomik anlamda bir çok sorunun yaşandığı dönemde herşeye rağmen kentlere gelerek yaşam bulmaya çalışan yine bizim halkımızın , yabancısı olunmayacak bu halkın, beraberinde getirdiği kültür ile yabancısı olduğu bir kültür karşısında kendisini ifade etme aracıdır.
Bir şekilde kimlik arayışındaki insanların kendi kendilerine çözüm bulduğu dışavurum şeklidir.
Arabesk sanatçı olarak tanıdığımız Orhan Gencebaylar, Hakkı Bulutlar vs. ler sonraki aşamalarının ürünleridir.
Doğal olarak dünyanın neresine giderseniz gidin halkın bir şekilde kendini ifade etmek amacıyla kullandığı söylem biçimlerinden biri olan müziği aşağılık olarak nitelemek gerçekten tartışılması gereken bir şeydir. Daha önce söylediğim gibi; Arabesk müziğin oluşumunu sağlayan nesnel koşullara karşı olabilirsiniz ama bu koşulda arabesk müziğe karşı olmak boşa kürek çekmekle doğru orantılıdır.
Çünkü her müzik ; nesnel koşulların varlığında bu koşulların sonucunu yansıtır.
Eğer salt müzik olarak arabesk i tartışacaksak size bir melodi dinletmek istiyorum;
Evet, dinlediğiniz parça Johann Friedrich Franz Burgmüller in Arap etkisiyle yazdığı Klasik Batı Müziğinden bir eserdir. 1806-1847 yılları arasında yaşamış bu Alman besteci ve piyanist, Arap müziğine ilişkin özellikleri bu eserinde müziklemiştir. Bugün tartıştığımız konunun çok dışında bir ulusa ait müziksel özellikleri kendi müziğinde kullanması hiç yadırgayıcı gelmiyor bizlere.
O halde salt Arap etkisi diye bir müziği küçümserken eksik, yada yanlış bir şeyler yapıyoruz sanki...
Yine bir müzik dinlemeye ne dersiniz?
Lisa Gerard-Shadow Magnet
Lisa Gerard bu topraklarda yaşayan köyden kente göç etmiş arabesk müzik sanatçısı değildir:) Ama bu eserini dinlerken, arabesk diye ret ettiğimiz ve aşağıladığımız müzik türüne çok benzer müziği dinlerken saygı bile duyar benim bazı aydın kişilerim yada müzisyenlerim.
Dünyanın hemen her yerinde her müzisyen başka uluslara ait özellikleri kendi müziklerinde kullanır. Bunu yaparken müziğin evrenselliğinde bir bakış açısını ortaya koyarken, tıkanmış olan müzik sektörü için özellikle etnik kökenli müziklerin bir çıkış noktası olmasının gerçeği de vardır.
Bu anlamda en ilgi çekici sanatçılardan biride Kronos Quartettir.
Hadi onları da dinleyelim, hiç yabancılık çekmeyeceğiz;
Kronos Quartet-Asha Bhosle-Piya Tu Ab To Aaja
Ben asla arabesk müzik dinlemem diyerek arabesk müziği bir şekilde ret eden çoğu kişinin, evrensellik adına arabesk müziğin farklı varyasyonlarını dinlediği de ayrı bir gerçeğimizdir.
Bu yabancı sanatçıların kendi arabeskleri hiç bir sakınca oluşturmaz. Çünkü yaptıkları işin içinde müzik adına yapılan bir işleyiş vardır. Ve yine kendilerine ait bir kültürü hiçe sayıp, kendi kültürlerinin müziklerini yok edici bir çalışma değildir elbette yaptıkları...
Bu sebeple bu konuda neye karşı olduğumuzu bilmeden arabesk, arabesk müzik konusunda yapılan her türlü tartışmayı biraz eksik buluyorum.
Yurt dışından arabesk müzik örnekleriyle sizi başbaşa bırakacağım. Bundan sonraki bölümlerde Fazıl Say ın bu anlamda ne demek istediğini masaya yatırmaya başlayalım isterseniz...
Haig Yazdjian-Amalur
sanem uçar
26 Ekim 2010 Salı
Fazıl Say'ı anlamak yada anlamamak-4

Söz konusu sanat olduğu zaman, özellikle de müzik, müziğin diğer sanat dallarından hemen ayrılan ethos özelliğiyle, yani doğrudan ruhu etkilemesi özelliği, yaşama bakış penceremizdeki farklılıkların ve kendimizi geliştirmek adına yaptığımız donanımlar seçimlerimizde doğal olarak etken olacaktır.
Bunu kabul etmekle birlikte, kabul gören "Renkler ve zevkler tartışılmaz" düşüncesinin egemen olduğu ülkemizde şu anda yapmaya çalıştığım şey son derece anlamsız gelebilir kişilere...
Ben tam tersine renkler ve zevklerin tartışılabilir olduğuna inanırım.
Ancak hemen herşeyi son derece keskin bilimsel gerçeklerle değerlendirmek ve sıyırıp atmak çok ta doğru gelmiyor açıkcası.Bu gerçeğine rağmen Sezen Aksu yu sanatçı olarak kabul edebilme olasılığımız vardır. O halde bana göre söylenmemiş şeyler var, söylenmesi gereken...
Öncelikle sanatçı tanımlamasının ne ifade ettiğini ortaya koymak gerekir. Ucundan kıyısından bilimsel gerçekliği ortaya koymaya çalışırken ondaki sanatçı tanımlamasının eksikliklerini de ortaya koydum açıkcası ama çok net bir şekilde değil.
Sezen Aksu kadar olmasa da ses açısından eleştirilebilecek bir başka sanatçı Zülfü Livaneli'dir örneğin.
Ama Zülfü Livaneli ' de öylesine güzel bir sanatçı kimliği vardır ki, sesindeki bu eksikliği görmemezlikten gelebilirsiniz. Çünkü onun müzisyen kimliğiyle sesli eserlerinin dışında büyük emekler verdiği sözsüz eserleri de vardır.
Film müziklerinde bir kusur bulamazsınız örneğin.
Çok daha önemlisi bize ait önceden ret edilen ve küçümsenen bir çalgının, yani sazın, tekrar gün ışığına çıkmasını ve bu çalgının önem kazanmasını sağlayan bu toprağa ait bir kültürü benimsemiş felsefeyi görürsünüz.
Konumuz müzik olduğundan Zülfü Livaneli ' nin diğer sanat dallarındaki sinema gibi , edebiyat gibi alanlardaki çalışmalarına hiç girmiyorum.
Beste yapmak derin bir müzik bilgisini içerir. Müziğin alfabesi olan notaları bilmeden beste yapmak son derece ilkel yöntemdir.Bir kayıt cihazına aklına gelen melodileri kaydetmek ve buna söz eklemek beste yapmak değildir.Bu arabesk bir dünya görüşünün en güzel örneğidir.Bu anlamda kendi adıma konuşacak olursam dersine girdiğim sınıflarda hiç bir zaman genelde müzik kitaplarındaki ezgileri kullanmamışımdır. Her sınıfta o sınıfın iklimine uygun, o anda doğaçlama bir şekilde oluşan parçaları gerek çalgı müziğine uygun olarak, gerekse sözlü eser şeklinde ortaya koyarken beste yaptığımı hiç düşünmemişimdir. Onların beste sınıfına girebilmesi için ayrı bir çalışma gerekecektir...
Beste yapmak bir bütün halinde anlatılmak istenen duygu ve düşüncenin müzik yoluyla aktarılması şeklinde onun çok seslendirilmesinden, kullanılacak çalgıların dağılımına, verilmek istenen duygunun coşkusuna uygun bir orkestrasyon bilgisine sahip olabilmektir.
Aranje etme yeteneğinden yoksun bir besteci düşünülemez. Ve melodinin anlatmaya çalıştığı ifadeyi güçlendirecek çok seslendirmeyi, yani armonizeyi bilmeyen bir besteci olamaz.
Eserler bu özellikleriyle bir bütündür. Ve kişi beste yaptığını iddaa ediyorsa bu bilgilere sahip olmalıdır. Bir yere bir şekilde kaydedilmiş bir melodiyi dinlenebilecek hale getirebilmek için başka müzisyenlerin oluşturduğu, aranje, armonilerle düzeltilmiş bir beste kime aittir gerçekte?
Bu sebeple Sezen Aksu bestelerini tartışma koşulunun olmadığını kolaylıkla söyleyebilirim.
Bir şekilde söylediği şarkıların müzik tarihi içersinde nasıl bir yerde durduğu en önemli konudur.Bu kesinlikle, Türk Müziği motifleri, zaman zaman Türk Müziği ritimlerinide içine alıp bu müzikleride arabeskleştiren sözüm ona pop gibi gözüken özünde tartışılan arabesk müziğinden çokta farklı olmayan bir türdür.
Bildiğimiz gibi pop müzik adını verdiğimiz müzik, popüler kültür kaynaklı bu kavramın kısaltılmış şeklidir. Açılımı; gelip geçicidir...
O an için bizlerde bir etki yaratan ama yarın bir şey ifade etmeyecek anlamını taşır. Ancak biliyoruz ki pop müzikte de bu tanımın dışına çıkıp klasikleşmiş bir çok parça vardır. Bu arada aklıma gelmişken yazayım. Klasik kavramı da eski anlamında kullanılmaz müzikte. Her an her zaman ihtiyaç duyulan anlamındadır.
Sezen Aksu gerçekten çok akıllı bir sanatçıdır bana göre. Çoğunlukla gerçekten iyi müzisyenlerle çalışmışlığı vardır. Bu iyi müzisyenlerin düzenlemeleri ve eserleri sebebiyle bir yere gelebilmiştir.
Kendine ait eserler ise tamamiyle pop ve hatta popun dışında arabesk müzik özelliklerini çok daha fazla içinde taşıyan müziktir. Halka ait yada sanata ait en ufak bir kıvılcım bulamazsınız. Hatta var olanı tahrip eden bir özellik gösterir.
Sizlere iki müzik dinletmek istiyorum.
Nadir Göktürk ün bestelediği, Hüsnü Arkan ın sözlerini yazdığı Ezginin Günlüğü grubunun seslendirdiği "Sigaramın Dumanına Sarsam" adlı eseri hem bu gruptan hemde Sezen Aksu dan dinleyebilirsiniz.
Ezginin Günlüğü-1980
Sezen Aksu-1980
Arada duyacağınız fark anlatmaya çalıştıklarımdır.....
En büyük korkum ise arada bir fark olmadığını düşünen bir algının yerleşmiş olmasıdır.
sanem uçar
25 Ekim 2010 Pazartesi
Fazıl Say'ı anlamak yada anlamamak-3

Dünyadaki enstrumanların çeşitliliği karşısında şaşırabilirsiniz....
Saymaya kalkıştığınızda ilk aklınıza gelebileceklerle belki de bir kaç tane olabilecek enstrumanlar, kendimizi zorladığımızda sayıca artabilir.Ve yine yöresel özellikleri ve etnik çalgıları da işin içine aldığımızda bir hayli kalabalık sayıya ulaşabilirsiniz.
Hepsi bir şekilde duygu ve düşüncelerimizi anlatabilmek amacıyla kullandığımız araçlardır.
İşte bu çalgılar arasında "insan sesi" en doğal çalgılardan biridir.
Diğer çalgılar gibi kullananın elinde vezir de, rezil de olabilecek, doğduğumuz andan itibaren bizimle olan bir çalgıdır.
Atasözleri önemlidir. Bunlardan bir tanesinde der ki;
"Alet çalışır, el övünür..."
Hepimiz gayet iyi biliriz ki elimizdeki materyal ne denli iyiyse, ortaya iyi bir şey çıkartabilme olasılığımız çok daha fazladır.
Ve bu sebeptendir; bir çalgı almaya karar verdiğimizde kullanılan malzemeye dikkat etmemiz.
Ama ne yazık ki doğduğumuz andan itibaren bizimle beraber olan en doğal çalgımız insan sesine gerektiği önemi bazen vermeyebiliriz. En kolay deforme olabilen bir çalgıdır insan sesi. Bu sebeple çalgı olarak kendi sesini kullanmaya karar veren sanatçılar öncelikle sahip olunan bu değerin farkında olan kişiler olmalıdır. Evimizin baş köşesininde sakladığımız nemden,ısıdan, darbeden, tozdan vs. den sakındığımız çalgılarımızın ömrü gösterdiğimiz özenle doğru orantılıdır.
Ciddi anlamda sesinin bir çalgı olduğunu bilen ve önemseyen her ses sanatçısı yaşamı yasaklarla dolu bir hayata "evet" demek zorundadır.
Sadece ses sanatçıları değil, yaşamını sesiyle sürdürmek zorunda kalan tüm insanlar sahip olduğumuz bu olağanüstü olgunun ciddiyetiyle işlerini yapmak zorundadır.
Konuşma ve şarkı söyleme aynı mekanizmalar arasında oluşur.
Bu sebeple sanırım tüm insanlar ses konusuna gereken önemi vermek zorundadır.
Öncelikle bilmeliyiz ki ses çıkartma organımız ağız gibi düşünülse de ses bir çok sistemin devreye girmesiyle oluşur. Bu devrelerden birinde meydana gelen yanlış bir kullanım sesin kalitesinde öylesine etkendir ki, işte hiç hesaba katmadığımız ve doğal olarak dinleyeni çileden çıkarabilecek şeyde budur.
Normal hayatımızda hiç farkına varmadığımız bu özellik, eğer sanat alanında sesimizle ilgili bir çalışmayı içeriyorsa kesinlikle haberdar olmamız gereken, hem kendimiz hemde yaptığımız işe duyduğumuz saygıyı ortaya koyan gerçeğimizdir.
Sesin bir titreşim olduğunu ve bu titreşimin oluşabilmesi için havaya ihtiyaç duyduğumuzu hepimiz biliyoruz. Doğal olarak doğru ve temiz bir ses in oluşmasında nefes almamızı ve vermemizi sağlayan organlarımızda son derece önemlidir.
Ağzımızın hemen sonunda boğazın başladığı yerde ses telleri adını verdiğimiz çizgili kaslardan oluşmuş bu et parçası ergenlik dönemiyle birlikte sesimizin özelliğini oluşturur. Erkeklerde kadınlara göre hemen hemen iki kat daha fazla bir büyüme görülebilir.Görülmeyebilir de...
Fizik kurallarına göre bir sesin kalınlığı ya da inceliği uzunluğuyla doğru orantılıdır.
Doğal olarak bu ses teli adını verdiğimiz kasın fazla uzaması kalın sese, çok fazla uzamaması da ince sese sebep olur.
Ses tellerimizle ilgili olarak kendimize özgü bu gelişim süreci bittikten sonra sahip olduğumuz ince , kalın yada orta ses, eğitimle ses sınırı geliştirilse de karakteristik özelliğinde çok fazla değişiklik olmaz.
İnsanlar sahip olduğu sesin sınırını bilmek ve onunla bir ömür geçireceğinden bu sınırları zorlamaması gerektiğini asla unutmamak zorundadır. Bu anlamda kendimizi zorlayarak, sahip olmadığımız bir ince ses e ,yada kalın sese yüklenmek ses tellerinin zedelenmesinde en büyük etkendir.
Gırtlağımız ise ses çıkartmak üzere yapılanmamıştır. Onun görevi havayı uygun hale getirmekten başka bir şey değildir. Ancak ne yazık ki ses sanatçılarımızın büyük bir kısmı gırtlağı ses çıkartmak anlamında düşündüklerinden son derece zarar verici bir davranış şekliyle ses tellerine yapabilecekleri en büyük kötülüğü yaparlar.
Çünkü bir sesin kalitesi ses tellerinin doğru pozisyonda olabilmesiyle doğru orantılıdır. Ses tellerini doğru pozisyona sokmak alıp verdiğimiz havayı kontrol edip edememizle ilgilidir. Bu anlamda ses için akciğer nefesi değil, diyaframdan kullanılarak alınan hava sesin uzamasını sağladığı gibi ,çok daha az enerfi sarfetmeyi beraberinde getirdiğinden ses tellerinin zarara uğramamasını sağlar.
Hava olmadan ses çıkmayacağı için ve ses tellerininde sesin titreşmesi konuşma yada şarkı söylememizin başlangıcı olduğundan bu gerçeğin farkında olmayanlar kendilerine en büyük zararı verirler.
"Ses tellerinin üstüne basmak" şeklinde kullandığımız bir deyimle sesin oluşumunu, özellikle ince ses çıkartabilemek anlamında , bu kasın aşırı derece de yıpranmasını sağlarlar. Sonuç olarak doğru bir ses çıkmaz zaten. Çıkan ses son derece hışırtılı ve zorlamayı hissedebileceğiniz bir özellik taşır.
Bir süre sonra bu aşırı zorlamadan yıpranan ses telleri sahip olunan ses sınırının aşağısına iner. Son derece güdük bir duruma gelir. Bu da bir ses sanatçısı için son un geldiği anlamı taşır.
Sezen Aksu şarkı söylerken gırtlak bölgesini fazla kullanan bir sanatçı olduğundan sesi çok parazitlidir.
Ses aynı zamanda ağız boşluğunda da oluşur.
Çalgılara dikkat ettiğinizde tüm çalgılarda sesin yayılmasını sağlayan boşluklar görürsünüz. Gitar gibi, ud, gibi, kemandaki "f" boşlukları gibi...
Doğal olarak sesimizin yayılması için ağzımızın açılması gerekir. Operacıların bizlere abartılı gelen şarkı söyleme biçimlerine dikkat ediniz. Hepsi olabildiğince ağızlarını açarlar. Çünkü sesin dışarıya yansıtılması, yani fırlatılması gerekir.
Ağız boşluğunda ses üretenler ne yazık ki ağızlarını açamazlar. Ağızlarını açamadıklarından bu kişilerin seslerini çok fazla duyamadığımız gibi, bazı harflerin ; "a", "o" gibi başka harfleri duyarsınız.
Ve yine Sezen Aksu, gırtlağına fazla bastıran bir sanatçı olduğundan şarkı söyleme esnasında yorulma alametleri gösterdiğinde sesi ağız boşluğunda oluşturur ve doğal olarak son derece cılız bir ses ve ne dediği anlaşılmayan harfler duyarsınız.
Tabii bir de sesin tınlaması vardır.
Sesin tınlaması, yoğunluğu, gürlüğü,ve ses rengi ;göğüs, yutak,sinüs boşluklarında ve son olarak ağız boşluğunda şekil alır. Bütün bunları doğru olarak kullanan sanatçıların seslerini duyduğumuzda alınan haz inanılmazdır.
Sezen Aksu sesin tınlaması için genellikle burun bölgesindeki sinüs boşluğunu kullanan bir sanatçı. Ve doğal olarak kulağımıza gelen tınlama bir şekilde; hımlama şeklinde duyulan bir tını olduğundan rahatsız edicidir.
En güzel şarkı, konuşur gibi anlaşılır olan şarkılardır. Müzikte söz ile melodinin uyumuna prozodi diyoruz. Gerçekten son derece önemli bir olgudur prozodi.
Şarkılarımızın büyük bir kısmı ne yazık ki prozodi hatalarıyla doludur. Şarkılarımızda bu denli çok prozodi hataları varken, şarkı söyleyen kişinin de özellikle diksiyonunda bir çok hata varsa kelimelerini doğru kullanamıyor, seslerin oluşturulmasında organları fiziksel ayarlama çalışması olarak tanımlamıyor demektir.
Bir sanatçı kendi başına bir varlık değildir. Ve var olma sebebi karşısındaki kişilerdir. İster ciddiye alsın ister almasın, izleyicisi dinleyicisi olmayan bir ses sanatçısı düşünülemez. Bir şekilde karşılıklı bir alışveriştir. Bu sebeple özellikle ses le ilgili bir işlevi olan sanatçının sadece melodilerine değil, kullandığı dilede dikkat etmesi gerekiyor.
Ne yazık ki Sezen Aksu nun bir çok şarkısında prozodi açısından sayısız hata olmasına karşılık, özellikle Türkçe yi kullanmadaki son derece yanlış yöntem çoğunlukla sözlerinde ne dediğinin ilk çırpıda anlaşılmayan bir söylem biçimi şekline gelmiş olması bir hatadır.
Çünkü bir şarkıyı doğru yorumlayabilmek bir dilin tüm özelliklerinin bilinmesini gerektirir. Şarkı sözlerinin anlaşılırlığı dilin doğru kullanılmasıyla eş değerdedir.
Bunlar benim kişisel görüşlerim değil, akademik anlamda doğru olan bilimsel çalışmaların Sezen Aksu nun şarkı söyleme biçimi üzerindeki örneklenmesidir sadece.
Çok doğal olarak ciddi bir eğitimi içinde barındıran bu çalışmaları göz ardı etmek beraberinde son derece kötü bir yorumu getirecektir.
Fazıl Say ın 10 sesten 7 si kirli demesinin altındaki bilimsel gerçeklerden bir kaçı bunlardır. Tahmin esersiniz ki bu çok daha derinlikli bir konudur.
Ve bir sanatçı bir parçaya başlarken parçanın tonundan çıkıyorsa yani detone oluyorsa bu salt sesinin kötülüğüyle ilgili değildir. Aynı zamanda işitsel anlamda bir bozukluk var demektir.
Detone olmak kendine ve yaptığı işe saygı duyabilen bir ses sanatçısı için ölümle eş değerdedir.
sanem uçar
24 Ekim 2010 Pazar
Fazıl Say'ı anlamak yada anlamamak-2

Yazının ikinci kısmına başlamadan önce gelen yorumları değerlendirerek başlamak istiyorum.
Bana göre son derece doğru noktalara değinen yorumlar onlar. Bu sebeple bir kez daha teşekkür etmeyi bir borç biliyorum.
Aydın olabilmek ve gerçek anlamda entellektüel bir bakış açısına sahip olabilmek çok kolay değil. Hepimiz zaman zaman kendimizi önemli gibi hissederken eylem biçimimizle son derece sıradan davranabiliyoruz.Düşe kalka yürüyoruz açıkcası. Başka bir zaman dilimi olsa son derece sevimli olabilecek bu davranışımız bizim gibi ülkelerde sıkıntı yaratabilecek bir ivmeye sahip.
Oğuz Atay bir çok yönüyle bu toplumun çok ötesinde bir bakış açısına sahip olan bir dehadır benim için. Onun sosyolojik bakış açısı ve doğal olarak vardığı sonuçlar ülkemizin aynada yansıtılmış bir biçimidir.Bir çok bakımdan...
Özellikle "aydın" konusundaki bakış açısı ve beraberinde getirdiği eleştiriyi daha ileri boyuta götürerek ülkemizdeki çoğu aydın kişilerin aydın olmadığını hatta "alacakaranlık" olduğunu belirtmişimdir.
Aydın kesim üzerine düşen görevi gerçek anlamda yerine getirebilmiş olsa belkide çok daha farklı şeyleri tartışıyor olabilirdik. Ama alacakaranlıklarla ancak bu yaşananlar gerçekleşir.
Fazıl Say'ın özellikle arabesk konusundaki söylemini daha sonraki yazılara bırakmayı düşünüyorum. Çünkü arabesk kavramı üzerinde çok daha fazla düşünülmesi ve tartışılması gereken bir kavramdır. Ve arabesk i salt bir müzik türü gibi ele almak yapılacak en büyük yanlışlardan biridir. Arabesk bir yaşam ve düşünüş biçimidir artık.
Ve şimdi işi daha da ileriye götürecek bir cümle yazacağım.
Arabesk müziğe karşı olmakta saçmalıktır. Sadece arabesk müziğin ortaya çıkmasına sebep olan nesnel koşullara karşı olabiliriz. Ve karşı olmamız gerekende bu nesnel koşulların oluşmasını sağlayan mekanizmadır.
Doğal olarak Fazıl Say gibi konusunda uzman bir kişinin bu konuyu ele alış biçiminin de bu doğrultuda olmasını beklediğimi itiraf etmeliyim. Söylemlerinde hiç te yanlış olmasa bile söylem şekliyle en önemli konunun atlanmasını sağlayan bir durum olmuştur.
Fazıl Say ın arabesk müzik konusundaki söylem şekline daha detaylı olarak sonra değineceğim.
Yine aynı şekilde Sezen Aksu bir sanatçı olarak çok uzun zamandan beri toplumsal olaylara duyarlı ve kendine göre bir bakış açısı olan bir tavır sergilemektedir.
Kuşkusuz her sanatçının dünyaya bakan pencerelerinde inandıkları vardır. Bu inandıkları bizim gerçeğimizle uyuşsun uyuşmasın kendi içersinde tutarlılık göstermelidir.
Tabikii benim açımdan refarandumdaki seçimi beni hiç ilgilendirmez.Bu seçiminin benim seçimimle uyuşması yada uyuşmaması onun sanat yaşamındaki yerini benim açımdan ne yukarı ne de aşağıya çeker.
12 eylül anayasasının tüm olumsuzluklarını yaşamış biri olarak bu anayasaya karşı olmak benim her zamanki savaşlarımdan biriydi. Ama çok iyi biliyoruz ki burjuvazinin bir şekilde el değiştirdiği ve içersine büyük oranda dini özellikleride alan yapısı karşısında bizlere dayattırılmaya çalışılan söylem içersinde 12 eylül anayasısına karşı bir duruş yoktu.
Gerçek anlamda islami her değeri benimseyen ve bu anlamda bir yaşam tarzını yaşamak isteyenlere neredeyse çok daha saygı duyacağım. İnandığı gibi yaşamak isteyenlere saygım var açıkcası.
İster doğru ister yanlış olsun ben değerlendirmemi eski alışkanlıklarımla yapmaya çalışırım. Olaylara bakış açımda sınıfsal özellikler çok daha önem taşır benim için. Ve islam dininin yapısındaki kadınları ikinci sınıf olarak görme özelliğini kabulde zorlanırım
Kadını cezalandıran, onu öldürme yetkisini kendisinde bulan ve cinsel bir obje gibi kabul edip orasını burasını örtmeye çalışan bir zihniyet karşı olduğum bir zihniyettir.
Ve bu açıdan baktığımızda Sezen Aksu nun yaşam biçimi, şarkılarındaki sözler, var olan islam dünyasına ait düşünce yapısıyla tamamiyle tersken;
"Yalnızlık Allah'a mahsus
Yalnız yatmak mı,ay ay imkansız
Biri mutlaka olmalı
Seni acil unutmalı
Ya olmazsa
Seni şeytanın şahidi sus
Çivi çiviyi söker
Sökmezse şansına küs
Elimi sallasam ellisi
Başımı sallasam tellisi
Erkekler
Ooof, içim sıkılıyor
Ooof, pabucum sıkıyor "
bu sisteme neden evet dediğini anlamakta zorlanır ve "hangisisin?" diye sorma ihtiyacı duyarım.
Kısacası samimi bulmadığımdan bu anlamda eleştirme hakkını kendimde görürüm.
Bizim ülkemizde sanatçı olmak çok kolay. Oysa sanatçı olmanın beraberinde getirdiği bir sürü sorumluluklar vardır. Bana göre bu sorumluluklardan bir tanesi de bir satranç oyuncusu gibi bir kaç hamle sonrasını görebilme özelliği olmalıdır.
Çok fazla şey istediğimi düşünebilirsiniz.
Bana göre hayır, çok fazla şey istemiyorum. Körü körüne anlamsız bir tapınma modeliyle bir yere varılmayacağını düşünüyorum sadece. Hiç bir şeye bulaşmayıp sadece kendi sanatını yapmaya çalışan sanatçılara bir sözüm yok. Çoğunlukta böyle dürüst olmak gerekirse. (Aslında sanat siyaseti içinde barındırır, bunun dışında değildir.)Sosyolojik olarak böyle bir şey söz konusu olmamakla birlikte yine de bu konuya hiç girmeyeyim . Ama kendine bir şekilde bu misyonu yükleyenler dikkatli olmak ve sonuçlarına katlanmak zorundadır.
Bu toplumun bir parçası olarak görüyorsak kendimizi, ki öyleyiz, empoze edilmeye çalışılan tüm yanlışları görmeyi başarabilen bir göze sahip olmak için yapacaklarımız var anlamına geliyor bu.
Müzik boş zamanlarımızda bizi eğlendiren, bize güzel duygular uyandıran bir olgu değildir sadece. Müzik özellikle günümüzde düşüncemize yön veren, alışkanlıklarımızı değiştiren, kendimize ait olmayan bir dünya görüşünü benimseten bir silahtır da.
İşte bu yüzden, sırf bu yüzden; hepimiz dikkatli olmak zorundayız. Zaman zaman karşı koyuşlarımızı da eleştiri yaparak ortaya koymak zorundayız.
Bundan sonraki yazacaklarım kimseyi rahatsız etmeyecek şekilde basitleştirerek yazacağım akademik bilgiler içerecektir:)
sanem uçar
Kaydol:
Yorumlar (Atom)

